8 Nisan 2015 Çarşamba

ÖNCE SİZ ÖĞRENİN

Çocuklarınızı iyi eğitin. Ayrım yapmayın kızlarınızla oğullarınız arasında. İnsan olarak yetiştirin.
Namuslu olun ki örneği sağlam olsun. Kaygılanmayın, siz namusluysanız sizi örnek alacaktır.
Kısa giymenin avantaj ve dezavantajlarını öğretin. Kararı kendi versin ve saygı gösterin.
Kıskançlığın güvensizlikten kaynaklandığını, kıskanılan mı, güvenilen mi olmak istediğini sorun.
Gururlanılması gerekenlerin olumsuz sonuçlar üretemeyeceğini, üretiyorsa kötü olduğunu, gururlanmamasını öğretin.
Arayıp, neredesin kiminlesin vs. diyen biri ileyse seçiminin neden yanlış olduğunu öğretin, ama seçimine saygı duyun.
Aldatmak aldatılmayı doğurur. Öğretin.
İnsanlığı öğrenirse cinselliği zaten biliyor, saygılı olacaktır. Güvenin.
Onlar çocuk değil, küçük insanlardır. Konuşurlarsa dinleyin ve anlamaya çalışın.
Anlattıklarına inanın ve güvenin. Sizin onlara gösterdiğiniz güven, gelecekte onların diğer insanlara gösterecekleri güvenin temelini oluşturacaktır. İnanın.
Paylaşımlarını önyargısız doğru değerlendirin. Siz ona ne denli adil olursanız o denli adil bir dünyanın temelini atmaktasınız. Unutmayın.
Anlatın, öğretin, uyarın, ama yargılamayın. Hatalarının bedeli olduğunu öğretmeden bedel ödetmeyin. Hatalarının sebep sonuç ilişkisini içselleştirirse, o da hata yapmak istemeyecektir. Emin olun.
Paylaşın. İşleri, mutlulukları, hüzünleri… Unutmayın ki sizi ilgilendiren her şey onları da ilgilendirir. Paylaşımınız oranında sosyalleşir ve yalnız kalmayacak bireyler yetiştirmiş olursunuz.
Sorumluluk verin ama sorumluluk yüklemeyin. Neyi, niye ve nasıl yapması gerektiğini öğretin. Aileye yardımcı olmayı o da isteyecektir.
Özgür kılın. Ama akılcı sınırları öğretin. Yaşam, hiçbir konuda sınırsız olanak sağlamaz. Sınırları bilirse olanaklarını verimli kullanır.
“Kadın da insandır, duygu mekanizması farklı da olsa insandır.” kavramını öğretin. Kadın ve erkek sadece arkadaş da olabilirler, her karşı cins ilişkisi yatak içermez. Öğretin.
Dokunun, sarılın, kucaklayın, değer verin ve bunu gösterin çocuklarınıza. Ki sevgiyi öğrenmek zorunda kalmasınlar. Yaşasınlar.
Konuşun, sohbet amaçlı, paylaşım amaçlı... Öğüt vermek yerine deneyimlerinizi paylaşın; Güvenin, bırakın o seçsin doğruyu.
Sahip çıkmak, sahiplenmek vb.nin gereksiz olduğunu, insanın insanlığın parçası olduğunu öğretin. Gücünü kontrol etmeyi, yardım için kullanmayı ve insanlık içindeki yerini öğretin.
Küçük veya büyük, fakir veya zengin, aşağılık veya asil tümünün insanlık bütününün unsurları olduğunu ve fonksiyonlarının gerekliliğini öğretin.
Bunları öğretirseniz bir insan yetiştirirsiniz ama siz bilmiyorsanız nasıl öğretirsiniz?

Önce siz öğrenin!

29 Mart 2015 Pazar

NEDEN

Neden insanlara durmaksızın: Yanlışsın, çünkü benim gibi düşünmüyor ve benim inandığıma inanmıyorsun. Diyoruz.
Ve neden bizim gibi olması için sürekli baskı uyguluyoruz?
Biz bizim gibilerin arasında böylesine mi büyük bir yalnızlık içindeyiz?
Yo, -Onlar doğruya gelsinler ve rahat etsinler diye. Demeyin sakın, inanmam.
En hafif şekliyle ahmaklıkla itham ederim sizi.
Daha ağır haliyle ise, -Yalancısınız. Derim yüzünüze karşı.

Her birimiz hayatımızda çok net olarak deneyimlemişizdir ateş ve yakıcılığını. Bazılarımız ateşle değil belki, ama istisnasız herkes böylesi bir deneyim yaşamıştır.

Çocuktum, evimizde odun sobası vardı. Ve alevlerin hareketi, rengi vb. nitelikleri olağanüstü bir şekilde tüm benliğimi cezbediyordu. Benim sobaya doğru yaptığım her hamlede babam: -Hayır, yanarsın. Diyordu. Sayısını hatırlayamayacağım kadar çok tekrarlanmıştır bu döngü. Ama sonunda zafer benim oldu, babamın fark etmediği bir an kucakladım sobayı. Babam çıldırmış gibiydi beni koruyamadığı için, annemse: -Şimdi tamam işte. Dedi -Artık öğrendi ve bir daha dokunmayacak.
Yani
-Bir musibet bin nasihatten iyidir.
-Deneyimlemediğin bilgiye sahip değilsindir.

Şimdi...
Bu meselden yola çıkarsak, hangisi daha iyidir ve doğru sonuç doğurur?
Yanlış olduğunu düşündüklerinizin hayatını çekilmez hale getirircesine kafasının etini yemeniz mi?
Yoksa doğruluğunuzu yaşayarak örnek olmak mı?
Yaşamının tamamını, karanlıkta geçirmiş birine ışığı anlatmaktan daha büyük bir abesle iştigal düşünemiyorum. Adamı aydınlığa çıkarsanız veya aydınlığı adama gösterseniz çok daha gerçekçi ve etkili olmaz mı? Yıllarca da anlatsanız, o karanlıktaki adamın deneyimlemediği bir şeyi kabul etmesini nasıl umabilirsiniz? Kaldı ki, kabul etse bile ancak dogma olarak kabul eder.

"Bir yolun doğru olup olmadığı, onu izleyenlerin sayısıyla belirlenir." gibi aptalca bir düşünce içinde iseniz şuna ne diyeceksiniz, merak ediyorum doğrusu?

Oldukça çok sayıda insan
Deodorantların kullanımının doğru olduğunu hayatlarında uygulayarak savundular.
Ve sonuç?
Katliam denebilecek düzeyde dünyanın dengesine olumsuz katkıda bulundular.

Oldukça çok sayıda insan
Kâfirlerin Allah'a kazandırılması gerektiğine inanarak Allah adına, inanmayanları temizlemek için canla başla çalıştılar.
Ve sonuç?
İzleri hala silinemeyen, köklü kinler oluşturmuş soykırımlar.

Oldukça çok sayıda insan
Bazı insanların sahip olduklarını, kendilerinin daha iyi değerlendireceğini düşünerek dev boyutlarda bir sömürü düzeni oluşturdular ve bu düzeni korumak için kan dökmekten bile çekinmediler, çekinmiyorlar.
Ve sonuç?
Dünyanın neredeyse her yerinde ardı arkası kesilmeyen savaşlar.

Neden? Neden insan yaptıklarının sonuçlarıyla değil de sebepleriyle değerlendiriyor kendini?
Neden? Neden insan hala bindiği dalı kesmekte olduğunun farkına varmamakta inat ediyor?
Neden? Neden Hıristiyanların boğazları kesilerek infaz ediliyorlar?
Neden? Neden Müslümanlar istisnasız terörist addedilerek ülkeleri işgal ediliyor?
Neden? Neden Zenciler insanlığın pisliği gibi görülüyor ve hala yok edilmeye çalışılıyor?
Neden? Hıristiyanlar ve Müslümanlar hala birbirlerini kâfir olarak addediyorlar?
Ve Neden? Neden tüm bu aptallıkları legalize etmek için Allah adını kullanıyorlar?

Eğer: Eğer Allah adil ise, kendisi yargılayıp karşılığını vermeyecek midir tüm yapılanların?
Ve eğer: Eğer Allah adil ise, ey aptal insanoğlu Allah adına yaptığını söylediğin bu katliamların da karşılığı verilmeyecek midir?

Pis kokmak diye ürettiğiniz bir kavramdan ötürü kokmamak için deodorantlara saldırdınız, artık kokmuyorsunuz, kokamıyorsunuz çünkü delinen ozon tabakasından yeryüzüne ulaşan morötesi ışınlar sayesinde pek çoğunuz kokmaya fırsat bulamadan kanserden ölüyorsunuz.

Devam edin, hızlı yaşayın. Emin olun cesediniz yakışıklı olacak erken öleceğiniz için.

YARGILAMADA ACELECİ, HÜKÜM VERMEDE TEMBEL OLUN!

         Suçlamada bu acelecilik neden?
         Eksik bilgiyle suçlama neden?
         Hatalı suçlama neden?
         Bir şeyleri değerlendirirken, konuyla ilgili veriler karşılaştırılarak ve artıları eksileri arasında bir muhasebe yapılarak sonuca ulaşılır. Bu cümlede öne çıkan bazı kavramlar var. Veri gibi ki bilgidir. Artı ve eksi gibi ki bilginin nitelikleridir.
         Buradan hareketle bilginin, eksik ve/veya yanlış olması olasılıklarını göz ardı edemeyiz.
         Eksik bilgi neye yol açar?
         Eksik bilgiyle ilgiyle şöyle bir örneğe ne dersiniz: Son model, gelişkin bir televizyon aldınız. Ama kanalları nasıl ayarlayacağınızı bilmiyorsunuz. Ancak televizyonun kendisini seyredersiniz.
-      Aygıtın televizyon olduğunu biliyorsunuz.
-      Bu aygıtla filmler, diziler, haberler vb. şeylere ulaşabileceğinizi biliyorsunuz.
-      Ama nasıl ayarlayacağınızı bilmiyorsunuz.
         Şimdi bana şu sorunun cevabını verebilir misiniz?
         Aldığınız televizyon evde kalabalık yapmaktan başka ne işinize yaradı?
         Yanlış bilgi neye yol açar?
         Aynı son model, gelişkin televizyon örneğiyle devam edelim isterseniz. Giriş aygıtları seçme tuşunu kanalları ayarlamaya yarayan tuş olarak, biliyorsanız
-      Saatler boyunca tuşa bassanız da değişen bir şey olmayacaktır.
         Şimdi bana şu sorunun cevabını verebilir misiniz?
Aldığınız televizyon evde kalabalık yapmaktan başka ne işinize yaradı?
Cevabınız, “Hiç” ise şu yargıya varabiliriz sanırım; Eksik ve/veya yanlış bilgiyle yola çıkıp da doğru sonuca ulaşmak olanaksızdır.
Ve biz genellikle böylesi olanaksızlıkları zorlayarak, bilgilerin niteliklerini sorgulamadan hükmederiz ve neredeyse her zaman da hata ederiz.
Bir bilginin yanlış veya eksik olması halinde, peşinen artı veya eksi olarak değerlendirebileceğimiz niteliklerin de hatalı olacağını kabul etmeliyiz. Bu durumda yapacağımız her muhasebe de hatalı sonuçlar doğuracaktır.
Hal böyleyken, sürekli ve asla vaz geçmeksizin aynı yolla kararlar veririz. Elde edilen verilerin yanlışlığını veya eksikliğini sınamaksızın, doğruluğu veya tamlığı sorgulanabilir verilerin artıları ve eksileri arasında bir muhasebe yaparız.
Neden böyle yaptığımızı düşündük mü hiç?
Böyle yaparız; çünkü verilerin doğruluğunu, tamlığını ve niteliklerini sorgulamaktan çok daha kolaydır, eldeki veriyi kabul ederek sonuca varmak.
Böyle yaparız; çünkü kararsızlığın, yetkinliği sorgulanır kılacağı önyargısına sahibiz. Kararsız kalıp yetkinliğimizin sorgulanmasına razı olmaktansa, yanlış karar vermeyi tercih ederiz.

İsa Harutyun KUYUMCU


9 Mart 2015 Pazartesi

ALMAK ve VERMEK ÜZERİNE

Günlük konuşmamızda neredeyse en fazla kullandığımız kelimeler olan ‘almak’ ve ‘vermek’ kavramları hiç düşündürmüş müdür acaba bizi? Arka planı böylesine karmaşık ve dolu olan iki kavramın böylesine alelade bir boyuta indirgenmiş olması hayrete şayandır.
Hiç düşündünüz mü? Verdim, demek ne kadar çok şey ifade edebilir. Veya aldım demek.
-  Verdim ki bana bağlansın… Baktım adam işi bırakacak, istediği maaşı verdim. Yoksa halimiz haraptı. Üç kişilik iş yapıyor tek başına, aslında ona verdiğim kadarını vereceğim üç kişi ancak yapar o işi.
Veya
-  Verdim ki doysun… Günlerdir görüyordum onu. Adamın açlıktan bir deri bir kemik kalmış denebilecek kadar zayıf olması çok etkilemişti beni.
Veya
-  Verdim ki beni terk etmesin… Ne yapabilirdim ki? Aşığım o kadına. Ama o da aslında paraya ve nüfuza âşık. Hal böyle olunca, ona bir spor araba almak farz olmuştu.
Veya
-  Verdim ki iyiliksever sansınlar… Doyurmak falan değildi amacım. İyiliksever bir adam imajı oluşturmam gerekiyordu. Yoksa bana ne o sefilin muhtaç oluşundan.
Bunlar, ‘verdim’le kurulabilecek cümlelerden bazıları. Ya da daha doğru bir deyişle, verdim kavramının arkasını doldurabilen amaçlardan bir kaçı. Peki, ‘aldım’la ilgili olarak ne gibi düşünceler olabilir.
-  Aldım ama vermese de kalırdım… Bunca yıldır çalışıyorum. Şimdi, kovsa beni ne yaparım. Bu yaştan sonra otur iş ara, hadi buldun alışmak bir iş, alıştırmak bir iş. Hiç de çekilir dert değil doğrusu.
Veya
-  Aldım ki eli alışsın… Böyle saflar oldukça çalışmama gerek yok. Bir de şu sıtmalı görünüşüm yok mu, daha nice safları düşürüyor ağıma.
Veya
-  Aldım ki onun olduğumu sansın… Adam aptal. Beni araba, ev, parayla satın alabileceğini sanıyor. Bırak öyle sansın, ben hayatımı yaşamaya bakarım.
Veya
-  Aldım, çünkü gerçekten açtım… Bu kadar ihtiyacım varken, gurur yapacak halim yoktu ya.

Peki, hiç mi saf, arı, temiz bir ‘almak’ veya ‘vermek’ yoktur. Vardır elbet. Dünya kötüdür ama tamamen değil. Almak veya vermek gereklilik şartıyla yerine getirilen eylemler olurlarsa, her türlü art niyet yok olacaktır. Veren her kim ve her ne niyetle veriyor olursa olsun, alanın gerek varsa alması ve gerek yoksa almaması almak açısından tüm art niyetleri temizleyecektir. Kaldı ki aynı durum veren için de söz konusudur. Alan her kim ve her ne niyetle alıyor olursa olsun, verenin gerek varsa vermesi ve gerek yoksa vermemesi vermek açısından tüm art niyetleri temizleyecektir.

YABANCI

Gerek bireysel boyutta ve gerekse ulusal boyutta, insan var olduğu günden bu yana aynı sorunla boğuşuyor.
Yabancılar…
Ne ilginç bir kavramdır şu ‘yabancı’ kavramı.
Türk dil kurumu sözlüğünde yazıldığı haliyle, yabancı:
1. Başka bir milletten olan, başka devlet uyruğunda olan (kimse), bigâne, ecnebi:
“Bu toprak bizimdir, içinde yabancının işi yok.” -R. E. Ünaydın.
2. Başka bir milletle ilgili olan: Yabancı kültürler.
3. Aileden, çevreden olmayan (kimse veya şey), özge:
“Ben, yabancı bir adam, neme lazım, hiç sesimi çıkarmadım.” -M. Ş. Esendal.
4. Tanınmayan, bilinmeyen, yad:
“Yabancı müşteri giremezdi kapısından. Gelenler hep edebiyat adamlarıydı.” -Y. Z. Ortaç.
5. Aynı türden, aynı çeşitten olmayan: Yağın içinde yabancı maddeler var.
6. Bir konuda bilgisi, deneyimi olmayan: Bu uygulamanın yabancısıyım.
7. Belli bir yere veya kimseye özgü olmayan: Yabancı arabalar buraya park edemez.
Bu tanımlar biraz irdelenirse görülecektir ki, aslında ‘yabancı’ dendiğinde ‘ben olmayan’ ı anlarız. Bir kişi ‘ben olmayan’ ı, ‘ben’ den ayırdığında otomatik olarak ‘ben’ i yalnızlığa mahkûm eder. Peki, bu durum düşünen insanın aklına şu soruları getirmez mi? Ne de olsa insan, çıkarları ve gereksinimleri doğrultusunda planlar yapabilen ve bu doğrultuda değişimler gerçekleştirebilen bir varlıktır.
-          Sağladığı kazançlar nelerdir?
-          Sebep olduğu kayıplar nelerdir?
-          Bu ayrım kazançlı mıdır?
-          Bu ayrım gerekli midir?
Bu soruları yanıtlamaktan kaçınıyorum! Çünkü ben de, hala içinde yabancı kavramını nötralize edememiş biriyim. Ama bu durum, sonuçlarına bakıldığında yadsınamaz bir şekilde ve istisnasız her toplumda ‘ben’ ler ve ‘yabancı’ lar oluşturmaya devam ederek sorunlar üretiyor.
Bu arada değinmeden geçemeyeceğim bir konu var ki, bana göre trajikomik. ‘Ben’ ‘yabancı’ yı dışlarken, ‘yabancı’ da bir ‘ben’ ve ‘yabancı’ için de ‘ben’ bir ‘yabancı’.
Sorunların iki tarafı mevcut. ‘Ben’ ve ‘yabancı’. Toplumsal yaşamda, bazen ‘ben’ mağdur oluyor ve bazen de ‘yabancı’.
En göz önünde olan şekli, ülkelerin halklar problemi. Bu sorun tüm ülkelerde var olmasına karşın, yaşadığımız ülkedeki etkilerini daha iyi gözlemleyebiliriz.

Ülkemiz tarihin kendine sağladıkları sebebiyle, pek çok halkın barındığı bir toprak parçası. Bu topraklar üzerinde yaşayan istisnasız her halk tarihi geçmişinden kaynaklı olarak şunu iddia ediyor. (Bu aleni bir iddia da olabilir, dışa vurulmayan duygular da.) Buralar benim vatanım. Bu ifade, zaman zaman radikal sonuçlar doğuruyor ve kıyımlar ve/veya katliamlara sebep oluyor. Buralar benim vatanım demeyi düşünenler, önce en fazla gömülebilecek kadar toprağa ihtiyaçları olduğunu düşünmeliler.

BU ÜLKEDE ŞİDDET VARMIŞ



Bu ülkede, kadına şiddet varmış!
Bu ülkede, çocuğa şiddet varmış!
Bu ülkede, hayvana şiddet varmış!
Bu ülkede, tutukluya şiddet varmış!
Bu ülkede, göstericiye şiddet varmış!
Bu ülkede, mecliste şiddet varmış!
Bu ülkede, statlarda şiddet varmış!
Vs.
Vs.



Tüm bu manşetler üzerine şöyle bir şey sorasım geliyor:
Bu ülkede, nerede şiddet yokmuş?
Şiddete karşı yapılan gösterilerde, basın açıklaması yapanların sesindeki öfke ve vurgulamalarındaki basınç adeta gösteri dışındakileri dövüyormuş gibi.
Kimi kandırıyoruz? Şiddet uygulayanı, şiddet uygulayarak durdurabileceğimizi haykırıyoruz.
İç güvenlik yasa paketi görüşmelerinde, kavga çıkıyor. Dikkatinizi çekmek isterim, ‘iç güvenlik yasa paketi’ görüşmelerinde. Güvenlik ve kavga, ne denli kardeş ve/veya eş anlamlı kelimeler değil mi?
Bir baba çocuğunu dövüyor. Gerekçe: Çocuk, komşunun oğlunu dövmüş!
Bir başka baba çocuğunu dövüyor. Gerekçe: Çocuk, komşunun oğlundan dayak yemiş!
Bir adam karısını vuruyor. Gerekçe: Kadın, bir başka adama bakmış!
Bir kadın kocasının cinsel organını kesiyor. Gerekçe: Adam, karısını dövüyormuş!

Bu ülkede, kadına şiddet yok!
Bu ülkede, çocuğa şiddet yok!
Bu ülkede, hayvana şiddet yok!
Bu ülkede, tutukluya şiddet yok!
Bu ülkede, göstericiye şiddet yok!
Bu ülkede, mecliste şiddet yok!
Bu ülkede, statlarda şiddet yok!

Bu ülkenin şiddete eğilimli, sokak jargonuyla psikopat bir halkı var. Tek tesellimiz, bu patolojik durumun tedavisi olan bir durum olması.
Şiddetin doğasını gözlemlediğimizde:
Birincil sebep savunmadır. Kişi veya varlık kendisini tehlikede hisseder. Tehlikeyi şiddetsiz bertaraf etmeyi bilmez veya şiddetsiz bertaraf edemez. Tek çıkar yol şiddet uygulayarak tehlikeden kurtulmak kalır.
İkincil sebep ise üstünlük arzusudur. Üstünlük kurmak isteyen varlık, üstünlüğünü kanıtlamalıdır. Bu üstünlük; yetenek, bilgi, nüfuz, servet vb. niteliklerle kanıtlanamazsa, geriye şiddet kalır.
Karısına şiddet uygulayan kimse hangi sebeple böyle davranır? Savunma mı yoksa üstünlük arzusu mu? Her ikisi de vardır. İşsiz bir adam düşünün. Her akşam karısı durumdan ötürü tabiri caiz ise dırdır etmektedir. Bu durum adamda her iki sebebi de tetikler. Birincisi, kadının dırdırı onun için bir saldırıdır ve bu saldırıyı bertaraf etmelidir. İkincisi, kendisi üstün olmalı iken karısı dırdırı ile onun üstünlüğünü sorgulanır hale sokmuştur.
Eğer insanoğlu, saldırı, üstünlük vb. kavramları gerçek bir farkındalık ve bilinçle içselleştirebilirse bu gibi şiddete dayalı çözümlerin de azalacağını ve hatta yok olacağını düşünüyorum.

İsa Harutyun KUYUMCU


ADALET

Geçenlerde işten eve dönmek için yürürken duyduğum ‘pozitif ayrımcılık’ sözü çok düşündürdü doğrusu beni.
Düşündürdü, çünkü biliyorum ki şeytan için batıda kullanılan ‘diabl’, ‘diablo’ veya ‘diavolo’ kelimelerinin hepsi aynı kökten gelir. Yunancadaki ‘diavolos’ kelimesi. İlginçtir, bu kelime ‘ayıran, bölen’ anlamına gelir. Ayırma, bölme dediğimizde her kesin tüyleri diken diken olurken, bir ‘pozitif’ öneki adeta sakinleştirici etki yapmaktadır.
Aynı yöntemle, yanlışı doğru kılabilmek için; Popüler kültür yalanı da beyaz veya pembe gibi öneklerle yaşamımıza sokarak kullanımını artırdı. Yalan yanlış olduğu (doğru olmadığı) bilinmesine rağmen, üçüncü partinin (kişi, topluluk veya kurumun) doğru olarak algılamasını amaçlayan bir hareket veya ifadedir. Amacı yanıltmak olan bir eylem, öneklerle nasıl iyi kabul edilebilir?
Biraz irdeleyecek olursak, pozitif ayrımcılık denen şeyin, aslında durumlarından memnun olmayanların ürettikleri bir terim olduğu açıkça görülebilir. Peki, tüm bu kişiler bu memnuniyetsizliklerinde haklı mıdırlar?
Beş kuruş maliyetli bir şeyi elli kuruşa satarken, süper marketlerin türemesi ve aynı ürünü otuz beş kuruşa satmalarıyla sesini yükselten bakkallar bu memnuniyetsizliklerinde haklı mıdırlar? Durum aslında bakkalın ekmeğinden olması değildir. Yüksek kâr paylarının aşağı çekilmiş olmasıdır. Kârdan zarar ettikleri için, süper marketlere savaş açmışlardır. Günümüz şartlarında ve yine günümüz terminolojisine göre, bakkalların yaptıkları pozitif ayrımcılıktır.
Benzer bir durumda sokak hayvanları için ortalığı birbirine katanlar hiç düşündüler mi? O hayvanları sokak hayvanı kılanlar da kendileri gibi hayvan severlerdi. İnsanoğlunun gördüğü güzele veya güzel gördüğüne sahip olma arzusu gibi kışkırtılmış güdüleri olmasaydı. Doğada özgür yaşayan kurdu tırnak içinde evcilleştirerek ve melezleştirerek, yine tırnak içinde köpeği yaratmasaydı. Bir anlamda GDO üretmeseydi. Sonra da sosyoekonomik, sosyokültürel vb. durumlarını göz önüne almaksızın o köpeklerini evde besleme çabasına girmeseydi. Böyle bir sorunumuz olur muydu?

Kısaca şöyle diyebiliriz: Pozitif ayrımcılık, beyaz yalan vb. terimleri türetenlerin tek bir amacı vardır. Yine güncel deyimle ifade edilecek olursa, organik yaşamı sentetik hale ve insanoğlunu da sentetiğe bağımlı hale getirerek bozulan düzenden çıkar elde etmek. Bağımlıların, bağımlılık farkındalıkları gelişmeye başladığında ise, sentetiği organik kıldık kılıfı altında yeni bir sentetikle kendilerine yeni çıkar düzenleri oluşturmaktır.