2 Mart 2012 Cuma

Deneme 1.1


Zamanın yaratılışından önce seçilmişlerden biriydi o. Her şeyin bilincindeydi.
Zaman var oldu sonra, mekanla birlikte. O merak etti mekanı ama bilmeyi terketmesi gerekiyordu mekana geçebilmesi için.
Ve göze aldı bu riski. Mekana geçti...
Aslında bildiği ama mekana geçtiği için hatırlayamadığı iki insandan bebek olarak yaşamaya başladı. Zamana bağımlıydı artık, ve zaman onu geliştiriyordu. Tüm bildiklerini, hatırlayamadığı için öğrenmesi gerekiyordu.
Bir varolma savaşının içine düşmüştü. Önceleri mekana bağlı yaşamsal kaygıları vardı, kendi gereksinimlerini karşılayabilir olana dek farkındalığı neredeyse hiç yoktu. Farkındalığın başlamasıyla birlikte varolma savaşımı şekil değiştirmiş ve kimlik, kişilik geliştirme aşamasına ulaşmıştı.
Çok zorlandı. Çok.
Hiç bir şey hayat verememekteydi. Ve bir an geldi hayatı aramaktan vaz geçmeyi tercih ederek var olanı şekillendirme çabasına girişti. Ki bu durum onu çok daha büyük bir açmaza soktu.
O iki insan istediği gibi değildiler. Özgür olmak isterken onların özgürlüklerini kısıtlamaya çalıştığının farkında değildi.
Garip bir şekilde nasıl bidiğini bilmediği bir içsel bilgi ona şunu fısıldıyordu: HAYAT ancak sevgiyle mümkün.
Ama sevgiyi bilmiyordu ki. Kimse ona sevgiyi öğretmemişti ve gördükleri de eksik geliyordu ona.
Sevgiye de olan inancını yitirince öfke kapladı içini ve başladı adaletsiz olarak nitelediği her şeye saldırmaya. Aslında kızgın olduğu kendisiydi. Becerememişlik duygusu, hiçlik duygusuydu onu yönlendiren ve bunlar da içinden çıkılamaz bir kaosa, bilinemezliğe sürüklüyordu onu.
Yine böyle bir başkaldırı ve saldırı anında alıştığı sert kale duvarlarından farklı yumuşak bir kayaya çattı.
İlginçti...
Vuruyordu ama kaya o denli yumuşaktı ki tüm darbeleri etkisiz kalıyordu. Merak etti önce, sonra öyle olmayı diledi, anlamaya çalıştı.
Ama olamıyordu, her şey çelişmeye başlamıştı. Olamıyordu yumuşamıyordu ama istiyordu.
Kurtuluşu, ölümden, sevgisizlikten kurtuluşu... hayata ulaşmanın yolunu o yumuşak kayada görüyordu. Oysa farkedemediği kendini sertleştirenin kendisinin olduğuydu. Kendisi adaleleri gibiydi. Çalıştıkça sertleşen ve büyüyen.
Oysa o kaya yumuşak ve küçüktü ve öyle olmak için daha fazla emek harcamaya başladı ki bu daha da sertleşmesine yol açacaktı.
Değiştirmeye çalışmadan önce anlaması gerekliydi. İlişkiler arasındaki bağları kavramaya ve bağlantılar kavranamadıkça ilişkilerin çözümlenemeyeceğini bilmeye ihtiyacı vardı.
Öğrenmeyi arzuladı ve yumuşak kayaya tabi olmayı seçti, oysa tabi olmak kendin olmamak demekti, bunu da öğrenecekti.
Seçimi değildi adaletsiz olan ve aslında adaletsizlik de yoktu. Adaletsizliği yaratan beklentileriydi ve beklentilerini besledikçe yalnızlığının ve köleliğinin daha da büyüyeceğini öğrenmeye ihtiyacı vardı.
Öğrendi bu iki şeyi; tabi olmaması gerektiğini ve beklenti yaratmamayı. Çok sancılı olmuştu öğrenmesi ama öğrendi.
Öğrendiği an dehşetle farketti ki eskisi kadar sert değildi. Yumuşama başlamıştı.
Bir körün gözlerinin açılarak ilk kez gördüğü ışıkla gözlerinin kamaşması, bir sağırın ilk duyduğu sesle beyninin uyuşması gibiydi ama sevinmişti.
Bu sevinç sahip olduklarıyla yapabileceklerini hayal etmesine sebep olmuştu ve bu hayaller yeni beklentiler doğuruyordu.
Bu aşamada eğer yeni beklentilerin yarattığı akıntıya kapılırsa dönüşü olmayan yola gireceğini farketmesi gerekiyordu ki bu konuda yumuşak kaya da yardımcı olamazdı artık ona.
İşte şimdi gerçekten tek başınaydı ve seçmek zorundaydı.  Ya tek başınalığını kabul ederek bir olabilecekti tüm varolanla ya da yeni bir paradoksal sanrılar sistemi yaratarak kendini kandıracaktı yumuşadığı konusunda.

Ben deniyorum, her zaman olmasa da becerebildiğim zamanlarda çok da zevkli olduğunu deneyimledim.


Hayat nedir diye sorar bazen insanoğlu, neden acımasız ve neden adaletsiz?..
Hayat bir süreçtir; tüm varolanlara (farklı şekillerde) aynı olanakları sağlayan. Hiç de acımasız değildir...
Acımasızlık doğanın doğasına aykırıdır ve fakat insanoğlu, değil mi ki doğayla uyum içinde yaşamaktansa doğayı (yönlendirmeyi değil) değiştirmeyi dener sürekli...
Ve doğanın bu değişime her direnci değil mi ki insanoğluna aczinin boyutlarını gösterir. İnsan da bu durumu "acımasız"lık ve "adaletsiz"lik olarak tanımlar. O aciz insan oturur TV karşısına, (entellektüel olacak ya)  açar bir belgesel kanalını ve başlar seyretmeye...
Mesela Afrika'nın savanlarındaki yaşamı. Aslan ceylan sürüsünü kovalar ve yakaladığını başlar parçalamaya...
Entellektüel olma çabasındaki insanın tepkisi: -Yahu ne acımasız şu doğa, zavallı, güzelim ceylan öldü. Ne olurdu şu aslanlar olmasa da şu güzellik yaşamına devam etseydi.
Gerçekten de acımasız mıdır doğa? Aslan zalim ceylan mağdur mudur? Aslan olmasaydı ne olurdu?..
Tüm yırtıcılar sürüye uyum gösteremeyen (asi), yeterince hızlı koşamayan (hasta ya da zayıf) olanları yakalayabildikleri için otçulların neslinin yüksek kaliteli ve sayılarının belli sınırlar içinde kalmasını sağlar. Böylece zayıf olan otçulları yakalayamayan zayıf yırtıcılar açlıktan ölerek yırtıcı soyunun da kalitesi yükselirken sayıları da belli sınırlar içinde kalır.
Nüfusları sınırı aşamayan otçulların dengede kalan nüfusları otların nüfusunu da sınırlar dahilinde tutar.
Vay canına yahu!..
Bir aslanın zulmü ve zavallı ceylanın mağduriyeti olarak adlandırdığımız adaletsiz doğa aslında ne kadar da adil ve dengeliymiş.
Ne entellektüel bakış açısı bu mudur zaten? Tamam canım benim de sözüm size değil zaten, siz entellektüel olmayı becerebilmiş ender insanlardan olabilirsiniz. (Gerçi yazının ilerleyen kısmında sizin entellektüel bakışınızın da ipliği pazara çıkacak ya şimdilik böbürlenmenize göz yumalım bakalım.)
Bu çok basit herkesin bildiği bir örnek olduğu için dile getirildi. Bir başkasına bakalım.
Çakal, sırtlan, akbaba, böcek... Bunlar öylesine iğrendiğimiz hayvanlardır ki adları küfre eşdeğer hakaret kelimeleri olarak kullanılagelmektedir. Peki bu leş yiyiciler olmasa ne olurdu ki acaba?
Ne olacak, leşler ortada kalacağı için çok hızlı bir şekilde bakteriler üreyecek ve üreyen bu bakteriler oldukça kısa bir süre içinde doğadaki yaşamın zirvesine oturacaklardı. Yani insan yaşamı (Öncelik bize ait ya) çok büyük bir risk altına girecek ve belki de son bulacaktı.
Ya yılan, kurbağa, sinek...
Yılan olmasa kurbağa nüfusu kontrol edilemez, kurbağa nüfusu kontrol edilemezse de sinekler kaplardı dünyayı.
Niye mi bu mide bulandırıcı gerçekleri yazdım bu kadar?
Anlayabilmek ve anlatabilmek için ki doğa mükemmeldir. Bu bir kaç örnek umarım var olanlar arasındaki uyumun ve fonksiyonelliğin ne denli harika bir uyum içinde olduğunu göstermiştir. Acımasız ya da adaletsiz değil. Eşitlikçi hiç değil. Dengeli.
Genelden biraz daha özele inelim mi?
Aslan ailesinde erkek adeta tembelliğin ilahıdır. Dişi doğurur, avlanır, doyurur, yetiştirir, gereksinimleri karşılar... Erkek ise neredeyse gün boyu yatar, ancak sınırları ihlal edenler olursa (o da lütfen) kalkar kükrer falan sınırların güvenliğini sağlar. Peki siz hiç seyrettiğiniz belgesellerde fonksiyonlarını değişen aile bireyleri gördünüz mü?
Hiç: -Bu gün ben avlanmıyorum, git eve yemek getir. diyen dişi aslan gördünüz mü?
Yo, göremezsiniz. Çünkü bu insana özgü bir durumdur. Sahip oldukları veya olabileceklerinden fazlasına düşünsel boyutta gereksinim yaratarak bu doğrultuda hayatı kendine zehir eden, acımasız ve adaletsiz kılan başka bir canlı göremezsiniz.
Dişisini parçalayan bir erkek yoktur hayvanlar arasında, ve erkeğini rahatsız eden bir dişi de. Yetişkin olduğu halde yavrusunu yuvada tutmak için yırtınan bir anne dişi de göremezsiniz, yavruları yerine avlanarak onları tembelleştiren bir ebeveyn de.
Bunlar insana özgü aptallıklardır.
Ne?
Ha, evet!..
Az önce sözünü ettiğimiz; ipliği pazara çıkan entellektüeller siz homurdananlarsınız. Çünkü entellektüelite, düşünmek değil yaşamaktır. Zekadan yoksun olduğunu söylediğiniz o hayvanoğlu hayvanlar çok daha entellektüeldirler sizden.
Yaşamak mı nedir?
Savaşmak...
Değiştirmek için değil varlığını sürdürmek için.
Yok ederek kendine habitat yaratmak için değil varlığını borçlu olduklarıyla paylaşmak için.
Her uyanışta yeni bir hayata başlamak, yeni bir savaşa girmektir yaşamak. Dünü unutmaktır yaşamak, yarınla ilgili kurgularına bağımlı olmamaktır. Özgürlüktür yaşamak.
Ve...
İnsanoğlunun özgürlüğünün kıstası beklentileridir.
Özgürlük beklentiyle ters orantılıdır. Beklentiniz iyi bile olsa kölesiniz.
Yaşamın her anı kendine özgü bir gerçektir.
Oysa insan yaşamadığı gelecekle ilgili beklentiler yaratmakla öylesine meşguldür ki anı ve o anın içerdiklerini beklenti yaratmak yani hayal kurmakla harcadığının farkında değildir.
Anı yaşamak yerine geçmişi anmayı ve geleceği kurgulamayı tercih eden insan kurgularına ya da anılarına köle değil midir?
Tüm ilişkilerimizin sonlanması veya yaralanmasının da sebebi bu değil midir.
Akşam karısının yaptığı yemek, kurguladığı yemekle eşleşmeyen kocanın şiddeti...
Kocasının, gelince kendisini öpeceğini kurgulayan kadının başı ağrıyan adama dırdırı...
Okulunda başarılı olarak kendilerini gururlandırmasını kurgulayan ebeveynlerin, çocuklarına zulmü...
Bunlar saymakla bitmeyecek örnekler ve hepsinin altında beklentiler, kurgulanmış beklentiler (gereksinimler değil) olduğu için bazı istisnalar hariç her insan şikayetçidir hayatından.
Duyar gibiyim!.. Bazılarınız, bu saptama yeni bir şey değil ki, çözümün var mı onu söyle diyorsunuz.
Vaaar!..
Yaşayın, anı yaşayın, özgürce yaşayın, her şeyi ve her kesi severek yaşayın.
Burada ve şimdi yaşayın, unutmayın zaten ancak ölene kadar yaşayabileceksiniz ve ne zaman öleceğinizi bilmiyorsunuz. O zaman şimdi ölecekmiş gibi anın tadını çıkararak yaşayın.
Ahlak mı? Kimin ahlakı?
Türk'ün ahlak kuralları ile Fransız'ın ahlak kuralları neden farklı?
Çünkü kendiniz yarattınız ve yarattığınıza tapınmayı tercih ettiniz.
Oysa...
Oysa tek bir ahlak kuralı vardır:
KENDİNE YAPILMASINI İSTEMEDİĞİNİ BAŞKASINA YAPMA 

İŞTE BU KADAR SORUN YOK ARTIK.


"BEN DENİYORUM, HER ZAMAN OLMASA DA BECEREBİLDİĞİM ZAMANLARDA ÇOK DA ZEVKLİ OLDUĞUNU DENEYİMLEDİM." demiştim ya az önceki notumda...
Evet. Çok zevkli.
Ama ya sosyal ilişkilerin yönlendirdiği, çevreden gelen ve anı yaşamaya engel olabilecek uyaranlara tavrı ne olmalı insanoğlunun?..
Öncelikle zaten anı yaşamaktan başka bir olasılık söz konusu olmadığını, ve beklentilerin sanrılar olduğunu farketmek zorundayız. Dolayısı ile; evet bugün yaptıklarımız yarını şekillendirir ama yarın olmayabilir de. O zaman nasıl yapmalı, ne yapmalı.
Basit aslında: Nasıl ki aslan enerji kazanabilmek için enerji harcamak ve avlanmak zorundaysa...İnsan da kazanabileceği şey için feda edilebileceklerin karşılaştırmasını yapmalı ve karar vermeli. Açlıktan mı ölecek yoksa yorulup tok mu yaşayacak.
Herşeyin katkısı vardır hayata. Bazıları zayıftır, bazıları ise güçlü. Bazıları sorunun başında işe yarar, bazılaırysa sonunda. Ama kazanmak için hepsini kullanmak gerekir. Her şeyini kaybedip, yine de kazanabilirsin hayatta. Hayatın güzelliği de budur işte. İşler her an tersine dönebilir. Kazanmak için yapman gereken tek şey hayattaki olası tavizleri ve katkılarının farkında olmak ve karşındakinin ne yapabileceğini kestirebilmek.

Ya ben!?..


Hayat  adıyla adlandırılan şu süreçe, son derece kötü kokulu ve çirkin görünümlü bir paket taşıyan biri dahil olmuştu.
Yıllar yılı çoğu insan uzak durmayı tercih etti bu adamdan. Çünkü anlaşılamaz derecede çelişkili bir yükü vardı. Hem yükünü neredeyse hiç bırakmıyordu.
Öylesine kötü görünümlü ve öylesine bet kokulu bir şeydi ki taşıdığı... İnsanlar isteseler de yaklaşamıyorlardı. Gözlerini kapasalar, görmeseler de paketi... koku, o koku duyumsanamayacak gibi değildi... Burunlarını da tıkasalar öylesine nüfuz edici bir kokuydu ki... Kimse yanaşmaya cesaret edemiyordu.
Bazıları denediler. Ama dayanamadılar paketin içindekini görecek kadar. Topu topu en fazla bir elin parmaklarını geçmeyecek sayıda insan direnebildi ve görebildiler o paketin içini.
Onlar, o kokuyu yok sayabilenler, o görüntüyü hiçe sayabilenler... Paketin açılmasıyla saçılan o olağanüstü hoş ve sarhoş edici kokuyla mest oldular. Paketten saçılan çiçeklerin altında kalan paketin çirkin görüntüsünden özgür kalabildiler.
Onlar, çook büyük bir inci hayaliyle tüm rahatsızlıklara katlanabilenlerdi. Pompalanan sosyal kriterlere direnebilen ve o çook büyük inci için her şeylerinden vaz geçebilenlerdi. Ve hatta kavuştukları inciyle birlikte katlanageldikleri rahatsızlıklarından da kurtulmuşlardı.
Ancak bazıları da vardı ki itiraz ettiler: -Böylesine büyük ve mükemmel renge sahip, üstelik de olağanüstü düzgün yüzeye sahip bir inci, böylesine bir güzellik ve mükemmeliyet bu denli çirkin ve kötü kokulu bir kutuya konamaz. dediler.

Kim bu?

YUNUS 1:1 RAB bir gün Amittay oğlu Yunus’a, “Kalk, Ninova’ya, o büyük kente git ve halkı uyar” diye seslendi, “Çünkü kötülükleri önüme kadar yükseldi.” 3 Ne var ki, Yunus RAB’bin huzurundan Tarşiş’e kaçmaya kalkıştı. Yafa’ya inip Tarşiş’e giden bir gemi buldu. Ücretini ödeyip gemiye bindi, RAB’den uzaklaşmak için Tarşiş’e doğru yola çıktı. 4 Yolda RAB şiddetli bir rüzgar gönderdi denize. Öyle bir fırtına koptu ki, gemi neredeyse parçalanacaktı. 5 Gemiciler korkuya kapıldı, her biri kendi ilahına yalvarmaya başladı. Gemiyi hafifletmek için yükleri denize attılar. Yunus ise teknenin ambarına inmiş, yatıp derin bir uykuya dalmıştı. 6 Gemi kaptanı Yunus’un yanına gidip, “Hey! Nasıl uyursun sen?” dedi, “Kalk, tanrına yalvar, belki halimizi görür de yok olmayız.” 7 Sonra denizciler birbirlerine, “Gelin, kura çekelim” dediler, “Bakalım, bu bela kimin yüzünden başımıza geldi.” Kura çektiler, kura Yunus’a düştü. 8 Bunun üzerine Yunus’a, “Söyle bize!” dediler, “Bu bela kimin yüzünden başımıza geldi? Ne iş yapıyorsun sen, nereden geliyorsun, nerelisin, hangi halka mensupsun?” 9 Yunus, “İbrani’yim” diye karşılık verdi, “Denizi ve karayı yaratan Göklerin Tanrısı RAB’be taparım.” 10 Denizciler bu yanıt karşısında dehşete düştüler. “Neden yaptın bunu?” diye sordular. Yunus’un RAB’den uzaklaşmak için kaçtığını biliyorlardı. Daha önce onlara anlatmıştı. 11 Deniz gittikçe kuduruyordu. Yunus’a, “Denizin dinmesi için sana ne yapalım?” diye sordular. 12 Yunus, “Beni kaldırıp denize atın” diye yanıtladı, “O zaman sular durulur. Çünkü biliyorum, bu şiddetli fırtınaya benim yüzümden yakalandınız.” 13 Denizciler karaya dönmek için küreklere asıldılar, ama başaramadılar. Çünkü deniz gittikçe kuduruyordu. 14 RAB’be seslenerek, “Ya RAB, yalvarıyoruz” dediler, “Bu adamın canı yüzünden yok olmayalım. Suçsuz bir adamın ölümünden bizi sorumlu tutma. Çünkü sen kendi istediğini yaptın, ya RAB.” 15 Sonra Yunus’u kaldırıp denize attılar, kuduran deniz sakinleşti. 16 Bu olaydan ötürü denizciler RAB’den öyle korktular ki, O’na kurbanlar sundular, adaklar adadılar.

İnsan ve yaşam sorunu üzerine düşünceler. 1


Ya içine bakacak, solacak... Ya içine bakacak renklenecektir.
İçini görebilse, ne solabilir ne de renklenebilir. Çünkü içi (KENDİSİ) beyaz ışık gibidir. Tüm renk evrenini barındırır ve genel bakışla ancak beyaz olarak görülebilir. Newton'un güneş ışığına uyguladığı gibi bir prizmaya gereksinim duyar kendini ve kendisini oluşturanları (GERÇEĞİNİ) detaylı olarak görebilmek için. Bu prizma da, kendisini var edenin sunduğu klavuzdur (KK).
Nefse ölmekten kavranması gereken: Kendi gerçeğini reddetmek, veya yadsımak, ya da yoksayarak, ya da bildik tanımıyla ölmek midir... Yoksa öldürmek midir o niteliği?..
Ya yoksa bilinçli bir kararlılık, üst düzeyde bir farkındalıkla var olan niteliğini kullanmamayı tercih midir?
Hangisi değerlidir?.. Çölde aç kalmak mı, bostanda oruç tutmak mı?
Oruç acı verir... İnsanın yemeye her yeltenişi ve bu yeltenişin aldığı oruç kararına aykırılığının yarattığı çelişki ne büyük bir acıdır...
Bu acıyı (HAÇI) kabul, acıya katlanış ve bunun farkındalıktan kaynaklı bilinçli bir arzu, bu arzudan kaynaklı karalılıktan aldığı güçle var olması... İşte bu durumdur ki acıyı ORUÇ kılar, açlık olmaktan çıkarır. Yeltenişlerin, yemekle sonuçlandığı anlar (DÜŞÜŞLER) da olur. Ama oruca kalınan yerden devam kararlılığı kutsar bu aç kalışı.
Zorluk diye bir şey yoktur. Zorluk olarak tanımladığımız şey çölün sıcağından şikayettir. Çünkü, beklenti yaratırız. Oysa bakmayız, çöl kumunun bir karış altındaki habitatın hiç farkında değilizdir. Sıcakla (AÇLIK) öylesine meşgulüzdür ki; Sadece kumları ve ekmek olmadıkları gerçeğini görürüz. Oysa... Oysa... Bizim için ekmek olmadığı kesinlikle gerçek olan o kum, burada ve şimdi çok fazla sayıda cana hayat vermektedir (SÖYLE EKMEK OLSUNLAR). EKMEKtir zaten o kumlar. Hayat vericidirler kabul edene.
Kabul edersek (İNSAN YALNIZ EKMEKLE YAŞAMAZ) hayat verdiği pek çok can gibi bize de (AMA ALLAH'IN AĞZINDAN ÇIKAN HER BİR SÖZLE YAŞAR) ebediyen var olma gerçekliği içinde hayat sağlar.

GÜNEŞ DOĞAR


Belki güneş bir gün bizim için doğar
Biz açmadıkça gözlerimizi doğsa da göremeyiz ki güneşi
Belki korkuları hayallerimiz boğar
Hayale ne gerek,
O masal günü gelinceye kadar; susuyorum
çalışır, yüzleşiriz korkularımızla ve savaşır yeneriz.
Susadıkça yüzün düşer aklıma
Her susamamda, her düşüşünde yüzünün aklıma
Korkar oldum düşlemekten
Nasıl da su gibi hayati olduğunu anlarım benim için
Ve şükrederim seni bana VERENe

Adını anarım çoğalır sesim
Adın yitirdi artık anlamını SEN yok ki BİZ varken
Konuşmaktan düşünmekten özlemekten
Kimse kimsenin herşeyi olamazmış
Elbet herşeyim değilsin, tamlayanımsın
Di'li geçmişten tek yaramsın sen
Yaram olmadın ki hiç olamazsın
Sensiz kimse mi kimsesiz miyim bilmem
Sensiz kimim çok iyi biliyorum
Hiç bilmek istemem;
Çünkü BİZi yaşadım SENle

Hatta düşünemem
Bu kaygı hep olacak içimde
Gel bak bir elimde gökyüzü var hala
Gel ve bak bir elimde SEN
Ötekinde kayıp giden yıldızlar la la
Diğerinde BEN
Korkular da benim umutlar da
BEN de SENde, SEN de BENde
Beni bırakma
Yıkmayalım BİZi bırakmayalım birbirimizi