29 Haziran 2011 Çarşamba

AZINLIKLAR NASIL AZINLIK OLDU Ayşe Hür

  • 1913-1914 Yürütülen baskı ve yıldırma operasyonu sayesinde, Celal Bayar’a göre 200 bin, Teşkilat-ı Mahsusa Şefi Kuşçubaşı Eşref’e göre 1,5 milyon Rum nüfus Adalar’a ve Yunanistan’a kaçırtıldı.
  • 24 Nisan 1915’te İstanbul’da Ermeni cemaatinin tüm önde gelenleri evlerinden toplanarak Çankırı ve Ayaş’a doğru yola çıkarıldılar. Ülke çapındaki tehcir ise resmen 27 Mayıs 1915’te başladı. 1918’de savaş suçlarını soruşturmak üzere kurulan Mustafa Arif (Deymer) başkanlığında kurulan Osmanlı Dahiliye Nezareti Komisyonu’nun raporuna göre Birinci Cihan Harbi’nde ölen Ermeni sayısı 800.000’di.
  • 22 Ocak 1921’de Müdafaa-i Milliye Vekili (Savunma Bakanı Fevzi (Çakmak) Bey, Meclis’teki gizli oturumunda, ülkede halen çoğu Karadeniz bölgesinde olmak üzere 800 bin kadar Hıristiyan bulunduğunu söyleyerek, gayrımüslimlerin ekonomik hayattaki yerlerini korumasından duyduğu rahatsızlığı belirtti. Generale göre Hıristiyanlardan askerlik için bedel nakdi alınması ve bunların imalathanelerde, yol, köprü, tünel gibi bayındırlık işlerinde çalıştırılması gerekmekteydi. Fevzi Paşa’nın bu önerisi karşısında, Malatya Mebusu Fevzi Efendi ‘yaşa!’ sesleri arasında ‘Efendiler, Ermenilerin denaatı (kötülüğü), ihaneti malumdur’ demiş, Ermeni, Rum ve Yahudilerden 500 Lira bedeli nakdi alınmasını, hem de bunların Erzurum’a, Sivas’a yollanıp yollarda çalıştırılmasını istemişti. Ardından da; ‘Maksadım onların ezilmesidir.’ diye eklemişti.
  • Ocak 1923 ve sonrası Lozan Barış Anlaşması’nın bir parçası olarak ondan 6 ay önce imzalanan Türk ve Rum Nüfus Değişimine İlişkin Sözleşme ve Protokolü tarihin gördüğü en büyük nüfus değişimine hukuki çerçeve oluşturdu. Sonuçta, aslında İttihatçıların 1913’te başladığı kaçırtma operasyonundan beri aralıksız süren halkların ayrışması sürecine hukuki çerçeve oluşturan Lozan Barış Anlaşması’nın 1. maddesi uyarınca 355 bin kadar Müslüman Türk Yunanistan’ı, 192 bin civarında Ortodoks Rum da Türkiye’yi terk ederken, 2. maddeye göre etablis olarak adlandırılan 130 bin Müslüman Batı Trakya’da, 110 bin civarında Rum da İstanbul’da kaldı.
  • 16 Mart 1923 Mustafa Kemal Adana’da esnafa yaptığı konuşmada “Memleket en sonunda yine gerçek sahiplerinin elinde karar kıldı. Ermeniler ve diğerlerinin burada hiçbir hakkı yoktur. Bu bereketli yerler koyu ve öz Türk memleketidir.” dedi.
  • Haziran 1923 Yahudi, Rum ve Ermeni memurlar işlerinden çıkartılarak yerlerine Müslümanlar alınmaya başladı. Gayrimüslim azınlıkların Anadolu’da serbestçe dolaşımları kısıtlandı.
  • Eylül 1923’de Kilikya (Adana havalisi) ve Doğu Anadolu’dan savaş sırasında göç eden Ermenilerin geri dönüşünü yasaklayan bir kararname çıkarıldı.
  • Aralık 1923 Çorlu’da yaşayan birkaç yüz kişilik Yahudi cemaatine şehri 48 saat içinde terk etmesi emredildi. Hahambaşılığın müracaatı üzerine karar ertelendi ancak benzer bir karar Çatalca için alındı ve hemen uygulandı.
  • 1924’te Mahsub-i Umumi Kanunu’nun 2. maddesinde değişiklik yapılarak, Birinci Dünya Savaşı için mallarına el konmuş gayrimüslimlere ödeme yapılmaması sağlandı.
  • 1924’te 40 kadar Fransız ve İtalyan okulu kapatıldıktan sonra sıra azınlık okullarının binalarının onarımında, genişletilmelerinde, yeni binalar yapmalarında kısıtlamalara geldi. Okul programları ve sınavlar MEB tarafından denetlenmeye başladı. Türk öğretmenler ve müdür yanında bulunması şart tutulan Türk müdür yardımcısı MEB tarafından atanmış, Türkçe, tarih ve coğrafya ile yurt bilgisi derslerinin Türkçe olarak Türk öğretmenler tarafından okutulması mecburiyeti getirilmişti.
  • 1924’te Avukatlık Kanunu uyarınca 960 avukat iyi ahlaklı olup olmadığı açısından değerlendirildi ve sonuçta 460 avukatın çalışma izni iptal edildi. Böylece Yahudi avukatların yüzde 57’si, Rum avukatların üçte biri işsiz kalmıştı. (Ermeni avukat sayısı belli değil.)
  • 1 Ağustos 1926’da, devletin, Lozan’ın yürürlüğe girdiği Ağustos 1924’den önce gayrımüslimlerce edinilmiş tüm malları müsadere etme hakkına sahip olduğu ilan edildi. Yahudilere yönelik ‘sadakatsizlik’, ‘nankörlük’ gibi ithamlardan bunalan cemaat önderleri Lozan Antlaşması’nın 42. maddesinden feragat ettiklerini beyan eden mazbatayı Başvekâlete gönderdiler.
  • 1926 yılında ticari yazışmalarda sadece Türkçe kullanılmasını düzenleyen yönetmelikten sonra idari kadrolarda çalışan ve Türkçe yazı diline hâkim olmayan gayrimüslimler işten çıkarılmaya başladı. Yabancı banka ve firmalarda çalışan Türklerin oranı yüzde 75 olarak belirlenmişti. Bu yönetmelik uyarınca işten çıkarılan Rumları sayısı 5 bindi. Devlet Demiryolları İşletmesi’nin tüm gayrimüslim personeli işten çıkarılmıştı.
  • Mayıs 1927’de, Lozan’dan sonra ülke dışında olanların Türk vatandaşlığından çıkarılacağına dair kararname ilan edildi.
  • 20 Şubat 1928 rejimin gözüne girmek isteyen bir grup İstanbul Üniversitesi öğrencisinin vapur, tramvay gibi toplu taşıma araçlarına ‘Vatandaş Türkçe Konuş!” yazılı pankartlarını asmasıyla başlayan dönemin gazetelerinde ‘Türkçe Konuş!’ hitabına tahammül edemeyen ‘sözde vatandaş’lardan söz edilmişti. Bu tarihten itibaren kampanyanın gereklerine uymadıkları gerekçesiyle pek çok kişi hakkında Türklüğü tahkir davası açıldı.
  • 1928’de Sivas’taki Ermenilerin şehir dışına çıkmaları yasaklandı.
  • Eylül 1929 Defterdarlık, Yahudi okullarını, Or Ahayim Hastanesi’ni, Ortaköy Yetimhanesi’ni ve sinagogları ticari müessese sayarak bunlara yapılan bağışları ve intikalleri vergilendirmeye karar verdi
  • Uygulama geriye doğru, 1925 yılından başlatıldı. Bu yüksek vergileri ödeyemeyen Hahambaşılığa haciz geldi.
  • 1928-1929 yıllarında Diyarbakır ve Harput’taki Ermenilere yerel yöneticiler tarafından Türkiye’den gitmelerinin kendi hayırlarına olacağını telkin edildi.
  • 1929-1930 arasındaki 18 ay içinde Türkiyeli Ermenilerden 6.373 kişi Suriye’ye göç etmek zorunda kaldı.
  • 11 Haziran 1932’de yürürlüğe konan Türk Vatandaşlarına Tahsis Edilen Sanat ve Hizmetler Hakkındaki Kanun’la yabancıların bazı mesleklerde çalışmaları yasaklandı. Bu durum özellikle Yunan uyruklu serbest meslek erbabını, küçük esnaf ve sokak satıcılarını etkiledi.
  • Kasım 1932 İzmirli her Yahudi’ye Türk kültürünü benimsemeye ve Türk diliyle konuşmaya söz veren birer taahhütname imzalatıldı. İzmir Yahudilerini Bursa, Kırklareli, Edirne, Adana, Diyarbakır, Ankara Yahudileri izledi.
  • 25 Şubat 1933 günü aralarında yazar Peyami Safa, matematikçi Cahit Arf gibi tanınmış isimlerin de bulunduğu Darülfünun ve Milli Türk Talebe Birliği öğrencileri, ceplerine irili ufaklı taşlar doldurarak Osmanlı döneminden beri yataklı trenleri işleten La Compagnie des Wagons-Lits (kısaca ‘Vagon Li’ denirdi) adlı bir Fransız/Belçika şirketinin Beyoğlu’ndaki eski Tokatlıyan Oteli binasındaki bürosu önünde toplandılar ve büyük bir protesto gösterisi yaptılar. Ardından yeni bir “Vatandaş Türkçe Konuş” kampanyası patlak verdi ve hızla yaygınlaştı.
  • 1933 Mardin’deki Süryani Patrikliği Merkezini, gizli ve açık baskılara dayanamayarak ‘cemaatin arzusu doğrultusunda’, ‘görülen lüzum üzerine’, ‘muvakkaten’ (geçici olarak) Mardin’den Humus’a taşındı. Ancak o günden beri geri dönmek mümkün olmadı.
  • Haziran 1934’te yürürlüğe giren ve ülkeyi ‘Türk kültüründen olan ve Türkçe konuşanlar (has Türkler)’, ‘Türk kültüründen olan ve Türkçe konuşmayanlar (Kürtler) ve ‘Türk kültüründen olmayan ve Türkçe konuşmayanlar’ (gayrimüslimler ve diğerleri) olarak üçe bölen İskan Kanunu’ndan sonra Anadolu’nun çeşitli yerlerindeki Rumlar ve Ermeniler, kendileri için uygun görülen bölgelere sürüldüler.
  • 21 Haziran-4 Temmuz 1934 (Trakya Olayları) Irkçı Cevat Rıfat Atilhan’ın Milli İnkılap dergisindeki, Nihal Atsız’ın Orhun dergisindeki Yahudi aleyhtarı ve ırkçı yazılarla galeyana gelen kitleler, Çanakkale, Gelibolu, Edirne, Kırklareli, Lüleburgaz, Babaeski’de Yahudilere saldırdılar. Olaylarda Yahudilere ait evler ve mağazalar yağmalandı, kadınlara tecavüz edildi, bir haham öldürüldü. CHF Trakya teşkilatının örgütlediği anlaşılan olaylar sonucu 15 bin Yahudi, mal ve mülklerini geride bırakıp can havliyle başka şehirlere, ülkelere kaçmak zorunda kaldı.
  • Ocak 1937 Kayseri, Sivas gibi yerlerdeki Ermeni ve Yahudilerin ‘güvenlik gerekçesiyle şehir merkezlerine göçmesi emredildi.
  • 24 Temmuz 1937 tarihli Cumhuriyet gazetesinde çıkan bir ilana bakılırsa, Ankara Askeri Baytar Mektebi’ne alınacak öğrencilerde aranan özelliklerden biri “Türk ırkından olmak’tır.
  • 6 Eylül 1938 tarihli Cumhuriyet gazetesinde çıkan Türk Kuşu Direktörlüğü’ne alınacak tayyare öğretmenlerine dair bir başka ilanda ise ifade biraz daha rafine hale gelmiş ve ‘Türk soyundan olmak’ haline dönmüştür.
  • 1939’da Hatay’ın Türkiye’ye katılması sırasında bölgedeki Ermeniler baskılar sonucu Suriye’ye göç ettiler. Göçle ilgili Yunus Nadi’nin Cumhuriyet Gazetesinin 20 Temmuz 1939 sayılı nüshasındaki yazısında şöyle deniyordu: “Neden korkuyorlar? Ne var? Kendilerini yiyeceğimizi mi vehmediyorlar”
  • 8 Ağustos 1939 Avrupa’nın çeşitli yerlerinden topladığı 860 Yahudi mülteciyi Filistin’e taşırken, yolda karşılaştığı bazı sorunlar yüzünden İzmir’e sığınmak zorunda kalan Parita gemisi, yolcuların “Bizi öldürün ama geri göndermeyin” haykırışlarına rağmen 14 Ağustos’ta iki polis motorunun refakatinde limandan çıkarıldı.
  • 12 Aralık 1940 Romanya’nın Köstence limanından aldığı 342 Yahudi mülteci ile İstanbul’a varan ‘yüzen tabut’ namlı Salvador’un (aslında 40 kişilik bir tekneydi) bir mil bile gidecek hali olmadığı açık olduğu halde Türk makamları, gemiyi yoluna devam etmesi için zorladı. Sonuç hazindi: 13 Aralık günü Silivri açıklarına şiddetli fırtınaya yakalanan Salvador’un parçalarından tam 219 ölü toplandı.
  • 22 Nisan 1941 Bir gün kapılarında beliren jandarmalar tarafından 12 bin gayrimüslim erkek, sivrisinek kaynayan ve sıtma yayan bataklığın, rutubet, çamur ve aşırı sıcağın bunalttığı, su darlığı çekilen altyapısız kamplara gönderildiler. ‘20 Kur’a İhtiyatlar denilen bu ‘askerler’, Zonguldak’ta tünel inşaatlarında, Ankara’da Gençlik Parkı’nın yapımında, Afyon, Karabük, Konya, Kütahya illerinde taş kırma, yol yapma gibi ağır işlerde çalıştırıldılar. 27 Temmuz 1942 günü terhis edildiler.
  • 15 Aralık 1941 Köstence limanından aldığı 769 Romen Yahudisini Nazi zulmünden kaçırıp Filistin’e götürmek isteyen Struma gemisine, Türkiye’nin izin vermemesi yüzünden 2,5 ay Sarayburnu açıklarında hastalıkla ve ölümle pençeleştikten sonra Karadeniz’e çıkarıldı. Struma, 23 mil açıkta, motorsuz, yakıtsız, yiyeceksiz, susuz, ilaçsız kaderine terk edildi. 24 Şubat 1942 günü, saat 02.00’de kimliği bilinmeyen denizaltılarca batırıldı. Faciadan sadece bir kişi kurtuldu.
  • 11 Kasım 1942 Savaş sırasında ortaya çıkan mali sorunları aşmak gerekçesiyle Varlık Vergisi çıkarıldı. Vergi mükelleflerinin yüzde 87’si gayrimüslimdi. Ermeni tüccarlar kapital güçlerinin yüzde 232’si, Yahudi tüccarlar, yüzde 179’u, Rum tüccarlar yüzde 156’sı, Müslüman-Türk tüccarların ise sadece yüzde 4,94’ü oranında vergilendirilmişlerdi. Vergilerini ödeyemeyenler Aşkale, Sivrihisar, Karanlıkdere kamplarına gönderildiler. Kimi malını, kimi canını, kimi onurunu, kimi Türkiye’ye inancını yitirdi.
  • 6-7 Eylül İstanbul’da ağırlıklı olarak Rumlara yönelik büyük bir yağma harekatı örgütlendi. Olayların bilançosu kısa sürede ortaya çıkar. Türk basınına göre 11 kişi ölmüştü ancak sadece üç kişinin adları verilmişti. Bazı Yunan kaynaklarına göre 15 ölü vardır ancak, daha sonra öldüğü iddia edilen bazı kişilerin Yunanistan’da yaşadığı anlaşılmıştır. Yaralı sayısı resmî rakamlara göre 30, gayri resmî rakamlara göre 300’dü. Sadece Balıklı Hastanesi’nde 60 kadın tecavüz nedeniyle tedavi görmüştü. Tecavüze uğrayanların 200’ü aştığı sanılır. Olaylar sırasında, resmî rakamlara göre 5.300’ü aşkın, gayri resmî rakamlara göre 7 bine yakın bina saldırıya uğradı. Hasarın mali portresi konusundaki en düşük tahmin o günün değerleriyle 150 milyon lira, en yüksek tahmin 1 milyar liraydı.
  • 1956’da kurulan Ad Değiştirme İhtisas Komisyonu çalışmaları, 1959’da İl İdaresi Kanunu’nun 2. Maddesi’nde yapılan değişiklikle uygulamaya konuldu. Bu kurulca, 1978’e kadar yaklaşık 75 bin yerleşme adı incelendi ve bunlardan 28 bin kadarı değiştirildi. 1983’ten sonra da ufak çaplı değişiklik hamleleri yapıldı.
  • 1964 Kararnamesi Atatürk ve Venizelos arasında 1930 yılında imzalanan ‘Dostluk Antlaşması’ bir hükümet genelgesiyle, Türk hükümetince tek taraflı olarak iptal edilmişti. Hükümet, önce Türkiye’deki Yunan uyrukluların tapu müdürlüklerindeki işlemlerini durdurdu, ardından da bankalardaki paralarını bloke kararı aldı. Türkiye’de doğup büyümüş, burada ticaret yapan, esnaflık yapan, emekçilik yapan Yunanistan vatandaşı Rumlar sınır dışı edildiler.
  • 26 Ocak 1970 1967’deki Altı Gün Savaşı’nın Arapların hezimetiyle sonuçlanması ve 1969’da Müslümanlarca kutsal sayılan Mescid-i Aksa’nın fanatik bir Yahudi tarafından kundaklanmasının tırmandırdığı anti semitik atmosferde, Necmettin Erbakan Milli Nizam Partisi’ni kurdu. Partiye masonların ve Siyonistlerin alınmayacağını ilan eden Erbakan ve arkadaşları ‘beynelmilel Yahudilik’, ‘beynelmilel Siyonizm’, ‘Nil’den Fırat’a Büyük İsrail’, ‘Ortak Pazar Siyonizmin bir oyunudur’ ‘Ortak Pazar’a girmek Türkiye’nin İsrail’e bir vilayet olmasıyla sonuçlanabilir’, ‘İsrail Güney Amerika’ya nakledilmelidir’ gibi fikirlerin mucidi olarak, antisemitizm tarihçemize önemli katkılar yaptılar.
  • 1974’te İstanbul’daki Balıklı Rum Hastanesi Vakfı Yönetim Kurulu ile Hazine arasında 1971’de görülmeye başlanan bir dava sonunda, 1936 Beyannamesi uyarınca mal edinilemeyeceği hükmü uygulanmaya başladı. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, verdiği kararda Türkiye’deki azınlıkları Türk olmayanlar olarak değerlendirmişti.
  • 1974 tarihli UNESCO Raporu’na göre yüzyılın başında Ermeni cemaatine ait 2.538 kilise ve 451 manastır varken, geriye sadece 913 kilise ve manastır kalmıştı. Tehcirden sonra Ermeni köy ve şehirlerine yerleştirilen Müslüman ahalinin ilk işi, merkezi ve güzel kiliseleri camiye çevirmek olmuştu. Gerisi ambar, depo ve tavla olarak kullanıldı. Meclis’in Türkçü-ırkçı kanadından Dr. Rıza Nur, Doğu Cephesi Komutanı Kazım Karabekir’e yolladığı 25 Mayıs 1921 tarihli mektupta, “Ani şehrine ait izlerin yeryüzünden temizlenmesi başarılırsa bunun Türkiye’ye büyük bir hizmet olacağını” söylemişti, neyse ki Karabekir böyle bir girişimin gerek dünyadan gerekse Türkiye’deki Ermeni toplumundan büyük tepki göreceğini söyleyerek reddetmişti. Geriye kalan 913 kilise ve manastırdan 464’ü tamamen yıkıldı. 252’si yıkılmaya terk edildi, 197’si ise ciddi restorasyon gerektiriyor.
  • 6 Eylül 1986 İstanbul Galata’daki Neve Şalom Sinagogu’na Filistinli Abu Nidal Örgütü’ne bağlı teröristler tarafından yapılan bombalı ve makineli tüfekli saldırısında 22 kişi öldü ancak olay büyük tepki yaratmadı, çünkü Filistin davasına kamuoyunda büyük sempati vardı.
  • 1985-1990 arasında PKK’ya karşı korucu olmayı reddettikleri için topraklarına el konularak yerlerinden edilen Yezidiler kitlesel olarak Batı ülkelerine göç etmek zorunda kaldılar.
  • 15 Kasım 2003 Şişli’deki Beth İsrail Sinagogu ile Galata’daki Neve Şalom Sinagogu’na Müslüman Türk teröristleri tarafından intihar saldırısı yapıldı, 23 kişi öldü, 70’den fazla kişi yaralandı.
  • 5 Şubat 2006 Trabzon’daki Santa Maria Katolik Kilisesi Rahibi Andrea Santoro 16 yaşında bir genç tarafından bıçaklanarak öldürüldü.
  • 19 Ocak 2007’de Agos’un genel yayın yönetmeni Hrant Dink öldürüldü.
  • 18 Nisan 2007 Malatya’da yedi genç Hıristiyanlıkla ilgili yayın yapan Zirve Yayınevi’ni basarak üç büro çalışanını öldürdüler.
    * Ayşe Hür’ün 16 Nisan 2011’de Uluslararası Nefret Söylemi Konferansı’nda yaptığı konuşmadan özetlenmiştir.
    Kaynak: Agos

5 Haziran 2011 Pazar

Çalmamayı öğütleyen çalar mı

Maalesef insanoğlu öylesine bir amaçsızlık içinde sürüklenmektedir ki: doğayı koruma, geleceği daha yaşanabilir kılma vs. gibi konularda dahi kendi kendini kandırır bir ahmaklık içindedir.

Bir örnek olarak GREENPEACE adıyla faaliyet gösteren sivil toplum örgütü gösterilebilir.

Düşünsenize http://tr.wikipedia.org/wiki/Greenpeace adresinde 2008 yılında 2,86 milyonluk bir üye kitlesinden bahsedilmekte. Gönüllüler ve destekçilerle birlikte bu sayı kaçları bulur acaba?

Peki, çalmamayı öğütleyen çalar mı?

Nasıl olur da kardeşine: -gözünde mertek var çıkarayım. dersin. Önce kendi gözündeki kıymığı çıkar ki kardeşinin gözündeki merteği daha net göresin.


Saha çalışmasındaki greenpeace
görevlisinin giydiği kostüm plastik.

Saha çalışmasındaki greenpeace
görevlisinin kullandığı telefon
maketi plastik.











Yani,
bunca insan, (greenpeace üyeleri için söylüyorum) petrol türevi hammaddelerden üretilmiş ürünleri tüketmeyi bıraksa, gündelik yaşamda karşı çıktıkları çıkarcı ve tüketimi körükleyen kapitalist sistemin çarklarının dışına çıksa, cep telefonu kullanmaktan vaz geçse, vb...


Fosil yakıtla çalışan teknelerle petrol tankerleri ve balina avcılarına karşı yürüttükleri eylemlerden daha gerçekçi olmaz mı?

Başkalarından daha az'ım

Bazan bakarım da, ne çok şey yaşamıştır insanlar bana oranla. Ve ben ne az şey onlara göre.
Garip bir şekilde imrenirim zaman zaman.
Benden çok mutlu olmuşlardır.
Benim ise mutlu olmaya pek vaktim olmaz aynı şartlarda aynı olayları yaşasam bile. Çünkü düşünmek zorundayımdır.
Mutsuzluk için de geçerlidir aynı şey.
Bana göre değildir sevgimi göstermek için sarılmak, şapur şupur öpmek.
Bana göre değildir tepine tepine dans etmek müziği beğendiğimin göstergesi olarak.
Yoo eleştirmiyorum tüm bu tavırları. Kıyas bu sadece. Çünkü, dedim ya bu gibi durumların tamamında düşünmekle meşgulüm ben. Bu, benim tepkim duruma verdiğim ve diğerleri, diğer insanların tepkisi.
Onlar kendi yaşamlarını yaşıyorlar, doğal olarak tepkileridir o yaşananları onlara özel kılan.
Bana göre iyi ve kötü, güzel ve çirkinden önceliklidir doğru ve yanlış.
Bakıyorum da  ne az sevgilim olmuş, ne kadar az insanla yatak paylaşmışım; iyi olmuş...
Bakıyorum da  ne az ezilmişim, ne kadar az insan becerebilmiş üzerimde baskı kurmayı; iyi olmuş...
Bakıyorum da  ne az arkadaşım olmuş, ne kadar az insan kazıklayabilmiş beni; iyi olmuş...
Bakıyorum da  ne az seviyorum sanmışım, ne kadar az insanı kırmışım; iyi olmuş...
Bakıyorum da  ne az mutlu olmuşum, ne kadar az mutsuzluğa düşmüşüm; iyi olmuş...
Bakıyorum da  ne çok sevmişim, ne kadar çok insanın haberi yok bundan; iyi olmuş...

26 Mayıs 2011 Perşembe

Neden?..

Neden insanlara durmaksızın: Yanlışsın, çünkü benim gibi düşünmüyor ve benim inandığıma inanmıyorsun. diyoruz.
Ve neden bizim gibi olması için sürekli baskı uyguluyoruz?
Biz bizim gibilerin arasında böylesine mi büyük bir yalnızlık içindeyiz.
Yo, -Onlar doğruya gelsinler ve rahat etsinler diye. demeyin sakın, inanmam.
En hafif şekliyle ahmaklıkla itham ederim sizi.
Daha ağır haliyle ise, -Yalancısınız. derim yüzünüze karşı.

Her birimiz hayatımızda çok net olarak deneyimlemişizdir ateş ve yakıcılığını. Bazılarımız ateşle değil belki, ama istisnasız herkes böylesi bir deneyim yaşamıştır.

Çocuktum, evimizde odun sobası vardı. Ve alevlerin hareketi, rengi vb. nitelikleri olağanüstü bir şekilde tüm benliğimi cezbediyordu. Benim sobaya doğru yaptığım her hamlede babam: -Hayır, yanarsın. diyordu. Sayısını hatırlayamayacağım kadar çok tekrarlanmıştır bu döngü. Ama sonunda zafer benim oldu, babamın farketmediği bir an kucakladım sobayı. Babam çıldırmış gibiydi beni koruyamadığı için, annemse: -Şimdi tamam işte. dedi -Artık öğrendi ve bir daha dokunmayacak.
Yani
-Bir musibet bin nasihatten iyidir.
-Deneyimlemediğin bilgiye sahip değilsindir.

Şimdii...
Bu meselden yola çıkarsak, hangisi daha iyidir ve doğru sonuç doğurur?
Yanlış olduğunu düşündüklerinizin hayatını çekilmez hale getirircesine kafasının etini yemeniz mi?
Yoksa doğruluğunuzu yaşayarak örnek olmak mı?
Yaşamının tamamını karanlıkta geçirmiş birine ışığı anlatmaktan daha büyük bir abesle iştigal düşünemiyorum. Adamı aydınlığa çıkarsanız veya aydınlığı adama gösterseniz çok daha gerçekçi ve etkili olmaz mı? Yıllarca da anlatsanız o karanlıktaki adamın deneyimlemediği bir şeyi kabul etmesini nasıl umabilirsiniz. Kaldı ki kabul etse bile ancak dogma olarak kabul eder.

"Bir yolun doğru olup olmadığı, onu izleyenlerin sayısıyla belirlenir." gibi aptalca bir düşünce içinde iseniz şuna ne diyeceksiniz, merak ediyorum doğrusu.

Oldukça çok sayıda insan
Deodorantların kullanımının doğru olduğunu hayatlarında uygulayarak savundular.
Ve sonuç?
Katliam denebilecek düzeyde dünyanın dengesine olumsuz katkıda bulundular.

Oldukça çok sayıda insan
Kafirlerin Allah'a kazandırlması gerektiğine inanarak Allah adına, inanmayanları temizlemek için canla başla çalıştılar.
Ve sonuç?
İzleri hala silinemeyen, köklü kinler oluşturmuş soykırımlar.

Oldukça çok sayıda insan
Bazı insanların sahip olduklarını, kendilerinin daha iyi değerlendireceğini düşünerek dev boyutlarda bir sömürü düzeni oluşturdular ve bu düzeni korumak için kan dökmekten bile çekinmediler, çekinmiyorlar.
Ve sonuç?
Dünyanın neredeyse her yerinde ardı arkası kesilmeyen savaşlar.

Neden? Neden insan yaptıklarının sonuçlarıyla değil de sebepleriyle değerlendiriyor kendini?
Neden? Neden insan hala bindiği dalı kesmekte olduğunun farkına varmamakta inat ediyor?
Neden? Neden Hıristiyanların boğazları kesilerek infaz ediliyorlar?
Neden? Neden Müslümanlar istisnasız terörist addedilerek ülkeleri işgal ediliyor?
Neden? Neden Zenciler insanlığın pisliği gibi görülüyor ve hala yokedilmeye çalışılıyor?
Neden? Hıristiyanlar ve Müslümanlar hala birbirlerini kafir olarak addediyorlar?
Ve Neden? Neden tüm bu aptallıkları legalize etmek için Allah adını kullanıyorlar?

Eğer: Eğer Allah adil ise, kendisi yargılayıp karşılığını vermeyecek midir tüm yapılanların?
Ve eğer: Eğer Allah adil ise, ey aptal insanoğlu Allah adına yaptığını söylediğin bu katliamların da karşılığı verilmeyecek midir?

Pis kokmak diye ürettiğiniz bir kavramdan ötürü kokmamak için deodorantlara saldırdınız, artık kokmuyorsunuz, kokamıyorsunuz çünkü delinen ozon tabakasından yeryüzüne ulaşan morötesi ışınlar sayesinde pek çoğunuz kokmaya fırsat bulamadan kanserden ölüyorsunuz.
Devam edin, hızlı yaşayın. Emin olun cesediniz yakışıklı olacak erken öleceğiniz için.

Ama cesetleriniz hiç bir halta yaramaz ki?

9 Mayıs 2011 Pazartesi

O'nu gördüm ama yapmam gerekeni yapmadım. Kapıyı çalıyordu ama açmadım.

Matta 25:35
Çünkü acıkmıştım,
         bana yiyecek verdiniz;
susamıştım,
         bana içecek verdiniz;
yabancıydım,
         beni içeri aldınız. (Yapmadım, içeri almadım)
36
Çıplaktım,

         beni giydirdiniz; (Sormadım bile)
hastaydım,
         benimle ilgilendiniz; (Sormadım bile)
zindandaydım,
         yanıma geldiniz.' (İçinde yaşadığı mahkumiyeti merak bile etmedim)

Benim için çok acı bir olay yaşadım bu gün.

Annemi kontrol etmek için gittiğim hastanenin duvarı dibinde bir kadıncağız oturuyordu. Elinde bir koli mukavvası parçası ve üzerinde şu yazı: "ZOR DURUMDAYIM YARDIM EDİN LÜTFEN". Ben hastaneye giderken önünden geçtim ve prensiplerim gereği para falan vermedim. Dönüşümde hala oradaydı. Yine geçtim önünden ve yine bir şey vermedim...


Ama farklıydı. Mavi ojeli tırnakları, büyük halka küpeleri, kimseyi görmemek için kaldırımda bir noktaya sabitlenmiş bakışları, çok da kirli olmayan yüzü, absürd olmayan giyimi... farklıydı işte. Ne bileyim.

Geri döndüm ve yine geçtim önünden, onun oturduğu yere yakın bir dönerciye girdim akşam yemeğimi almak için. İki yarım ekmeğe döner yaptırdım ve iki de ayran aldım. Çıktım, tekrar önünden geçtim. Olmadı, yapamadım, eve gidemedim, tekrar dönüp yanına gittim:

-Para veremem ama yiyeceğimi paylaşmama izin verir misin? diye sordum.

İrkilerek tiz bir -Hiiiii çıktı ağzından. Ve o ana kadar sabitlenmiş olan bakışlarını çevirdi bana.

Gözlerimin içine bakıyordu. Bütün soykırımları gördüm o bakışta, tüm katliamları, işkenceleri, sömürüyü, adaletsizliği... Haçını taşıyan Mesih'i gördüm orada...

-Benim için mi aldınız? dedi ve ekledi. Teşekkür ederim.

Ve ben onu orada o yokoluşun ortasında terkederek geldim evime, oturdum Face'in başına ve başladım felsefe yapmaya.

Bir hayat yokoluşa sürükleniyordu dışarıda ama ben varoluşun ilkelerini tartışıyordum içeride.

Aşağıdaki mesajı farkettim bana yazılan:

selam
Benim BABAANNEM DE ermeniydi.. Cok aci bir yasam öyküsü vardir..
Babam ondan kalan tek cocuktu.. 3 aylik bebekken, müslüman gecinen dedemler babami elinden alip, Hitler tarzina yakin insanlik disi vijdansizlikla, bir kis gecesi karda sogukta kadincagizi disari atmislar..
Babam 21 yaslarinda askerken, annesini tesadüf eseri yeniden bulmus.. Ama kadincagiz, son 4 senesini hastalikla gecirerek 6 yil yasamis :-((( Babami da 3 yil kaybettik.

Aşağıdaki cevabı da düşündüğüm an irkildim. Farkına vardım ki hayat düşünülesi değil yaşanasıdır. Çıktım onun oturduğu yere gittim ama artık orada değildi. Kahrettim kendime. Döndüm ve aşağıdaki cevabı yazdım.

Selam sevgili ....... Hiç düşündün mü neden çok acı gelir bu olaylar bize? Biz yaşadığımız için. Hiç düşündün mü, bir ermeni veya bir yahudi ataları için duyduğu acıyı kızılderililer veya mağribiler için de duyar mı? Sevgili kardeşim, dünya olarak adlandırdığımız bu gezegende doğrudan veya dolaylı olarak katkımız var tüm acı ve tatlı olaylarda. Yaşadığımız acılar ve kayıplar gelecekteki acıları ve kayıpları engelleyebilmemiz için uyarmalı bizi. Yoksa boşa gitmiş olur tüm o çekilenler ve kaybedilenler.

7 Mayıs 2011 Cumartesi

Dağdaki Vaaz'dan Matta 5:3-9

3 "Ne mutlu ruhta yoksul olanlara! Çünkü Göklerin Egemenliği onlarındır. Ne acıdır ki bu sözü dogma olarak kabul edenler de vardır. Bu söz dogma kabul edilemeyecek kadar ayakları yere basan, gerçekçi bir saptamadır. İnsan kendisine pompalanan popüler sosyal kültür sebebiyle tapma düzeyinde beklentiler yaratır. Yarattığı beklentiler ruhunu zenginleştirir, ancak karşılanamayan beklentiler de mutsuzluk yaratarak, çevresinde olumsuz atmosfer doğuran bir adama sebep olur. Oysa "ruhta fakir" olan kişi zaruretler dışında beklenti üretmez. Doğal olarak bu da zaruretler dışında her elde edilenin ekstra olmasını ve mutluluk yaratmasını sağlar. Mutlu insan mutsuzun aksine çevresinde olumlu bir atmosfer doğurur (ayrıca "ruhta fakir" olan maskelere de gereksinim duymayacağı için doğru adamdır). Bu atmosfer zamanla ve çevrenin (elverişli ise) uyum yeteneğiyle orantılı olarak mutlu bir topluma yol açar. Genel saptamanın allahın insanları ebediyen mutlu olmaları için yarattığı göz önüne alındığında: Mutlu insanın sebep olduğu bu mutlu topluma tam olmasa da "göklerin egemenliği" denebilir.
4 Ne mutlu yaslı olanlara! Çünkü onlar teselli edilecekler. Bir önceki ayet gibi son derece ayakları yere basan ve gerçekçi bir ayet daha: Yaslı olmak ve teselli edilmek; kimsenin istemediği şeyler, kimse teselli edilmeyi istemiyor çünkü yası istemiyor. Bu durum gerçeğin inkarından başka bir şey değil. Yaşam, hayat, evren, gerçeklik, realite... her ne adla anarsanız anın mutlaka oluşum, gelişim ve son döngüsüne uymaktadır. Bu döngünün varlığı ve insan gücü ile değiştirilemezliği kabul edilerek, bir önceki ayette söz ettiğimiz beklentilerin abartılması durumunu yaratmaz ve sonu oluşum kadar doğal kabul edebilirsek zaten teselliye gerek kalmayacaktır. Çünkü tesellisi kendinde olan bir yasa dönüşür.
5 Ne mutlu yumuşak huylu olanlara! Çünkü onlar yeryüzünü miras alacaklar. Ve devam ediyoruz: "yumuşak huylu olmak mı? deli misiniz siz, bu acımasız dünya düzeninde mi? ne yani alemin kerizi ben mi olacağım." tanıdık geldi mi bu sözler? Başlığı okuyan neredeyse her kesin ağzından otomatik olarak döküldüğünü ben bile hissettim. Hissettim hissetmesine de burada bahsedilen yumuşak huyluluğu neden sazla ulu çınarın (bataklık kenarındaki her rüzgara eğilen ve eğilmeyip üstüne üstlük eğilen sazı hor gören çınarın kasırgayla karşılaşmaları durumunda sazın yine aynı eğilmeyle canını kurtarması oysa çınarın kökünden sökülmesi ve ölmesi) hikayesindeki gibi algılamaktan bu kadar uzağız? Bir düşünsenize hangisi dünyayı miras aldı? Kökünden sökülerek ölen çınar mı? Yaşamına devam eden saz mı? Hangisi daha güçlü?
6 Ne mutlu doğruluğa acıkıp susayanlara! Çünkü onlar doyurulacaklar. Devam ediyor dağdaki vaaz: "Çünkü onlar doyurulacaklar." Kimin doyurmasını bekler insanoğlu? Neden kavramak istemez doğrunun realite olduğunu? Ve realitenin doyumunun kendinde olduğunu? Neden mutlaka kendi yerine başkasının (genellikle ama yumuşatalım "en cüretkar şekliyle allahın") çalışmasını ister? Oysa isa'yı kavrayanlar daha iyi anlamış olmalılar ki: Tüm vaadettiklerinin çoğu önerdiği yaşam tarzının doğal sonuçlarıdır zaten. Allah ne yaptıysa kendi kurallarına aykırı yapmadı. Kurduğu sistemi kavramaya çalışan insanoğlu bu güne dek araştırp algılayabildiği her şeyin sebep sonuç ilişkisinden kaynaklandığını anladı. Bu konu da öyle. Birey doğruluğu aradığında, (tabii dogmatizme veya radikalizme kaymadıkça) ön yargılarından arınarak arı bir bilinçle aradığında, doymaması mümkün değildir. Çünkü tüm evren doğrulukla dolu ve bu doluluk bir insanın alabileceklerinin kat be kat fazlasıdır. Aç adamın mükellef ziyafet sofrasına oturmasına banzer; ne kadar yerse yesin, çatlayıp ölse bile hala yenecek şey vardır.
7 Ne mutlu merhametli olanlara! Çünkü onlar merhamet bulacaklar. Abartı mı? Günümüz dünya düzeninde merhametli olmak ha... kesinlikle aptallık. Evet aptallık ama merhametten kastedileni anlamayan için. Merhamet karşılıksız vermektir. Oysa hepimizin ağzında şu laf pelesenk olmuştur: "Yahu yapılan iyilikler söylenmez ama: Şu adi herifi de pislik çukurundan çıkardım şimdi suratımıza bakmıyor". Neden baksın ki? Sen zaten açıklamışsın: Sözde merhamet ederek, pislik çukurundan çıkardığın adam başka bir adamdı. O pislik çukurundaki adamdı ve senden merhameti öğrenmedi ki sen onu çıkarırken. Her şeyin bedeli olduğunu öğrendi. Yani ne verdiysen onu alıyorsun. Peki hiç düşündün mü? Kaç kişi senin hakkında aynı şekilde konuşuyor? Kısaca gerçekten merhamet eden biri olsaydın kimse senin hakkında da öyle konuşamazdı ve işte merhametli olarak bulduğun merhamet.
8 Ne mutlu yüreği temiz olanlara! Çünkü onlar Tanrı'yı görecekler. Kimdir bu tanrı? Ki görebilmek için yüreğin temiz olması gerek. Ya da ne ilgisi var yüreğin temizliğiyle, tanrıyı görmenin? Aslında bana her zaman çok komik gelmiştir insanoğlunun tanrıyı arayışı. Çünkü aynı dine veya ideolojiye, ya da inanç sistemine diyelim, mensup olanların bile her birinin kafasındaki tanrı kavramı özgündür. Yani herkesin tanrısı kendi algılamları, istekleri, buldukları vb. ile şekillenir. Öyle ise: madem ki her kes kendi tanrısını kendi algılamlarıyla şekillendiriyorsa kendi içine baksa tanrısını görecektir. Neden göremez peki? Çünkü bakmaz. bakmak istemez. Bakamaz. Kendisi bile şekillendirmiş olsa, bilir ki o kavram temizdir. Ve kendisi kısa vadeli çıkarlar uğruna, saflığını satmaktadır. Kendi şekillendirdiği tanrıya bile ihanet eden bir aptallar güruhu. Bana şu sözü anımsatıyor: "Allah onları amaçsızlığa terketti.". Evet işte sonuç: İster içinde bulunduğunuz sistemin tanımladığı tanrı olsun isterse kendi şekillendirdiğiniz tanrı... Ona leke yakıştıramıyorsunuz. Oysa kendinizi satıyorsunuz. vaz geçseniz kendinizi kirletmekten zaten tanrının içinizde olduğunu göreceksiniz.
9 Ne mutlu barışı sağlayanlara! Çünkü onlara Tanrı oğulları denecek. Başka bir sonuç beklenebilir mi ki? Önceki notları anımsarsak: Ruhta yoksul, yaslı, yumuşak huylu, doğruluğa acıkıp susayan, merhametli ve yüreği temiz değilseniz barış sağlayamazsınız. Çünkü arzulayacağınız barış sizin çıkarlarınıza hizmet etmek zorundadır. Yok eğer gerçek bir barış arzularsanız ve öncesinde saydığımız niteliklere de sahipseniz zaten barışı arzulayan olamazsınız. Barışı sağlarsınız. Ki bu da anormaldir (mevcut sisteme göre) ve mutlaka sorgulanır. İşine gelmeyenler dahil, sizi yok etmek isteyenler dahil, her kes istisnasız kabul edecektir ki göktensiniz. Çünkü yer (mevcut düzen) böylesi bir örneğe sahip değildir. Öyleyse barışı sağlayan yerden değildir.

3 Mayıs 2011 Salı

Ben bir ERMENİYİM


Haçın üzerindeki harf Ermenice "e" harfi olup varoluşu simgeler.
Allah'ın hep var olduğu anlamında kullanılır.

Ben bir ERMENİ'yim.
Saygı istemiyorum, Ermeni olmayanlara gösterdiğinizden daha fazla.
Sevgi istemiyorum, insan olmamdan gayrı bir sebeple ya da zavallı azınlık olmam sebebiyle.
Özgürlük istemiyorum, kendini çoğunluk addedenlerinin özgürlüklerinden fazla.
Ben bir ERMENİ'yim.
İnkar etmem ya da değiştirmem mümkün değil.
Kayanın sert, suyun yumuşak olması kadar gerçek bir durum bu.
Kayaya balıklama atlamayı denemediğiniz gibi, beni de yok saymayı ya da yok etmeyi düşünmeyin.
Ben bir ERMENİ'yim ve varım.
Bir kaya kadar dayanıklı ve su kadar esnek.
Ben bir ERMENİ'yim.