Zamanın yaratılışından önce seçilmişlerden biriydi o. Her şeyin bilincindeydi.
Zaman var oldu sonra, mekanla birlikte. O merak etti mekanı ama bilmeyi terketmesi gerekiyordu mekana geçebilmesi için.
Ve göze aldı bu riski. Mekana geçti...
Aslında bildiği ama mekana geçtiği için hatırlayamadığı iki insandan bebek olarak yaşamaya başladı. Zamana bağımlıydı artık, ve zaman onu geliştiriyordu. Tüm bildiklerini, hatırlayamadığı için öğrenmesi gerekiyordu.
Bir varolma savaşının içine düşmüştü. Önceleri mekana bağlı yaşamsal kaygıları vardı, kendi gereksinimlerini karşılayabilir olana dek farkındalığı neredeyse hiç yoktu. Farkındalığın başlamasıyla birlikte varolma savaşımı şekil değiştirmiş ve kimlik, kişilik geliştirme aşamasına ulaşmıştı.
Çok zorlandı. Çok.
Hiç bir şey hayat verememekteydi. Ve bir an geldi hayatı aramaktan vaz geçmeyi tercih ederek var olanı şekillendirme çabasına girişti. Ki bu durum onu çok daha büyük bir açmaza soktu.
O iki insan istediği gibi değildiler. Özgür olmak isterken onların özgürlüklerini kısıtlamaya çalıştığının farkında değildi.
Garip bir şekilde nasıl bildiğini bilmediği bir içsel bilgi ona şunu fısıldıyordu: HAYAT ancak sevgiyle mümkün.
Ama sevgiyi bilmiyordu ki. Kimse ona sevgiyi öğretmemişti ve gördükleri de eksik geliyordu ona.
Sevgiye de olan inancını yitirince öfke kapladı içini ve başladı adaletsiz olarak nitelediği her şeye saldırmaya. Aslında kızgın olduğu kendisiydi. Becerememişlik duygusu, hiçlik duygusuydu onu yönlendiren ve bunlar da içinden çıkılamaz bir kaosa, bilinemezliğe sürüklüyordu onu.
Yine böyle bir başkaldırı ve saldırı anında alıştığı sert kale duvarlarından farklı yumuşak bir kayaya çattı.
İlginçti...
Vuruyordu ama kaya o denli yumuşaktı ki tüm darbeleri etkisiz kalıyordu. Merak etti önce, sonra öyle olmayı diledi, anlamaya çalıştı.
Ama olamıyordu, her şey çelişmeye başlamıştı. Olamıyordu yumuşamıyordu ama istiyordu.
Kurtuluşu, ölümden, sevgisizlikten kurtuluşu... hayata ulaşmanın yolunu o yumuşak kayada görüyordu. Oysa farkedemediği kendini sertleştirenin kendisinin olduğuydu. Kendisi adaleleri gibiydi. Çalıştıkça sertleşen ve büyüyen.
Oysa o kaya yumuşak ve küçüktü ve öyle olmak için daha fazla emek harcamaya başladı ki bu daha da sertleşmesine yol açacaktı.
Değiştirmeye çalışmadan önce anlaması gerekliydi. İlişkiler arasındaki bağları kavramaya ve bağlantılar kavranamadıkça ilişkilerin çözümlenemeyeceğini bilmeye ihtiyacı vardı.
Öğrenmeyi arzuladı ve yumuşak kayaya tabi olmayı seçti, oysa tabi olmak kendin olmamak demekti, bunu da öğrenecekti.
Seçimi değildi adaletsiz olan ve aslında adaletsizlik de yoktu. Adaletsizliği yaratan beklentileriydi ve beklentilerini besledikçe yalnızlığının ve köleliğinin daha da büyüyeceğini öğrenmeye ihtiyacı vardı.
Öğrendi bu iki şeyi; tabi olmaması gerektiğini ve beklenti yaratmamayı. Çok sancılı olmuştu öğrenmesi ama öğrendi.
Öğrendiği an dehşetle farketti ki eskisi kadar sert değildi. Yumuşama başlamıştı.
Bir körün gözlerinin açılarak ilk kez gördüğü ışıkla gözlerinin kamaşması, bir sağırın ilk duyduğu sesle beyninin uyuşması gibiydi ama sevinmişti.
Bu sevinç sahip olduklarıyla yapabileceklerini hayal etmesine sebep olmuştu ve bu hayaller yeni beklentiler doğuruyordu.
Bu aşamada eğer yeni beklentilerin yarattığı akıntıya kapılırsa dönüşü olmayan yola gireceğini farketmesi gerekiyordu ki bu konuda yumuşak kaya da yardımcı olamazdı artık ona.
İşte şimdi gerçekten tek başınaydı ve seçmek zorundaydı. Ya tek başınalığını kabul ederek bir olabilecekti tüm varolanla ya da yeni bir paradoksal sanrılar sistemi yaratarak kendini kandıracaktı yumuşadığı konusunda.
31 Ağustos 2012 Cuma
24 Ağustos 2012 Cuma
KIRK YIL SIRTINDA TAŞI BİR GÜN İNDİR KÖTÜSÜN
Doğrudur...
İnsanoğlu nankördür...
Taşıdıklarını değil de indirdiğini dikkate alır...
"İndirdiğini dikkate alır" da, Sanki gözden kaçan bir şey vardır bu nankörlükte!...
Acaba diyorum?..
Hani o kırk yıl taşıyan, her indirişinde kırk yılın bilançosunu mu yapıyor da kötü oluyordur?
Acaba diyorum? Olabilir mi diyorum?
Eh ne de olsa taşıyan da insanoğlu değil mi? Onun da nankör olma hakkı vardır elbet.
İnsanoğlu nankördür...
Taşıdıklarını değil de indirdiğini dikkate alır...
"İndirdiğini dikkate alır" da, Sanki gözden kaçan bir şey vardır bu nankörlükte!...
Acaba diyorum?..
Hani o kırk yıl taşıyan, her indirişinde kırk yılın bilançosunu mu yapıyor da kötü oluyordur?
Acaba diyorum? Olabilir mi diyorum?
Eh ne de olsa taşıyan da insanoğlu değil mi? Onun da nankör olma hakkı vardır elbet.
2 Mart 2012 Cuma
EVET Mİ?
“Eğer bir adam marşla uyum içinde
yürüyebiliyorsa,
o değersiz bir yaratıktır.
kendisine yalnızca bir
omurilik yeterli olabileceği halde,
her nasılsa yanlışlıkla bir beyni
olmuştur onun...
Uygarlığın bu kara lekesi en kısa sürede yok edilmelidir.
Emirle gelen kahramanlıktan,
bilinçli ve bilinçsiz şiddetten, aptalca
yurtseverlikten,
tüm bunlardan nefret ediyorum.
Ben savaşı ve o soğuk
silahları öylesine tiksindirici ve aşağılayıcı buluyorum ki,
böyle iğrenç
bir eyleme katılmaktansa kendimi yok ederim daha iyi…
Benim anlayışıma
göre sıradan bir cinayet,
savaşta adam öldürmekten daha kötü değildir.”
Albert Einstein
Bir insanı gerçekten sevmek ..... Krishnamurti
Bir insanı gerçekten sevmek ne demektir bilmiyor musunuz;
nefret, kıskançlık, öfke hissetmeden,
ne yaptığına veya ne düşündüğüne karışmak istemeden, kınamadan,
kıyaslamadan sevmek ne demek bilmiyor musunuz?
Sevginin olduğu yerde kıyaslama olur mu?
Birisini bütün kalbinizle, bütün zihninizle, bütün vücudunuzla,
bütün varlığınızla sevdiğiniz zaman karşılaştırma söz konusu olur mu?
Kendinizi o sevgiye tamamen teslim ettiğinizde başkaları yoktur artık.
Sevginin sorumluluğu ve vazifesi var mıdır, ayrıca bu kelimeleri kullanır mı?
Bir şeyi görev gereği yaptığınızda bunda sevgiye yer var mıdır?
Görev sevgi içermez.
Görevin insanı esir alan yapısı insanı mahvetmektedir.
Bir şeyi göreviniz olduğu için yapma gereği hissediyorsanız
yaptığınız şeyi sevmiyorsunuz demektir.
Sevginin olduğu yerde görev ve sorumluluk yoktur.
Çoğu ebeveyn ne yazık ki çocuklarından sorumlu olduklarını düşünür
ve sorumluluk anlayışları, çocuklarına neyi yapmaları neyi yapmamaları,
büyüyünce ne olmaları ne olmamalarını söyleme şeklinde kendini gösterir.
Anne babalar çocuklarının toplumda güçlü bir yere sahip olmalarını isterler.
Sorumluluk dedikleri şey, o taptıkları saygınlığın bir parçasıdır
ve bana kalırsa saygınlığın olduğu yerde düzen yoktur;
bütün dertleri mükemmel bir burjuva olmaktır.
Çocuklarını topluma uyum sağlamaya hazırlarken
savaşı, çatışmayı ve vahşeti devam ettirmiş olurlar.
Sizce bu ilgi ve sevgi midir?
Gerçekten ilgi göstermek bir ağaca veya bitkiye gösterdiğiniz gibi ilgi göstermektir,
ona su vererek, ihtiyaçlarını ve en iyi hangi toprakta yetiştiğini inceleyerek,
ona şefkat ve özenle bakarak.
Çocuklarınızı topluma uyum sağlamaya hazırlarken onları aslında ölmeye hazırlıyorsunuz.
Çocuklarınızı sevseydiniz savaş olmazdı.
EY GAFİL İNSANOĞLU
Bir ağaç miras almışsınız.
Budamaz, gübrelemez ve sulamazsınız...
Ve meyve vermiyor diye hayıflanır, kahredersiniz...
Bir yıl daha beklersiniz aptalca,
Budamadan, gübrelemeden ve sulamadan...
Ağaç yabanileşir,
Acı meyveler vermeye başlar...
Siz başlarsınız dualara...
İyi bir mevsim olur inşallah, (Zaten ağaç Allah'ın işidir ama, ağaca bakma işini de Allah'a bırakırsınız.)
Bu yıl iyi ve bol meyve versin inşallah, (Ne emek harcamışsınızdır ki, karşılık istersiniz. Hem de Allah'tan)
Elbet doğa size ayrıcalık tanımaz ve ağaç yabani meyveler vermeye devam eder…
VE SİZ, VE SİZ AHMAK İNSANOĞULLARI
Hiç düşünmeden; Ekmediğinizi biçemeyeceğinizi, emek harcamadan doyamayacağınızı…
Küfre, şiddete vardırır tepkinizi ve kesmeye kalkarsınız ağacı…
Ne menem şeydir şu SEVGİ
Sevgi ne menem bir şeydir ki:
bir kişiyi ölümüne sevseniz eksiktir;
ailenizi ölümüne sevseniz eksiktir;
bir takımı, hemşehrilerinizi, ırkdaşlarınızı vs. vs. sevseniz ölümüne yine de eksiktir;
sevmek sevgidir, sevgi ise sevmek.
İnsan sevgiye dönüşmedikçe ya da bir başka deyişle her şeyi ama HER ŞEYi sevemedikçe sevgi sadece lafta kalacaktır.
Sevmek zor şeydir sevgi değilseniz.
Seven sevdiğini kurtarmak için sevmediğinin yokoluşu veya yokedilişini izleyebilir ve hatta katkıda bulunabilir.
Oysa sevgi her şeyi sevdiği için hiç bir şeyi hiç bir şey için feda edemez veya harcayamaz.
SEVENLER DEĞİL SEVGİ OLABİLMENİZ İÇİN DUA EDECEĞİM
KALIN SAĞLICAKLA, İYİ GECELER.
Ölmek ya da öldürmek!.. veya hala ölümü çözüm olarak görmek!.. Ve bununla resmolunan insanlığımız.
Ne denli kolay telafuz edebiliyoruz ölümü. Ayağımız kayıp dengemizi yitirdiğimizde yaşadığımız korku ve diğer duyguları anımsamak (ki asıl ölüm korkusunun yanından bile geçemez) bile tüylerimizi diken diken ederken; bu ne rahatlık.
Bugün bir arkadaşımın:
Gençlikle iftihar ediyorum ve gençliğe güveniyorum. Biz, ekalliyette (azınlıkta) kalsak dahi mandayı kabul etmeyeceğiz. Parolamız tektir ve değişmez:
Ya istiklâl, ya ölüm.
Mustafa Kemâl ATATÜRK, Sivas, 1919
Paylaşımına karşılık: Ne ölümü yahu silin şu kelimeyi sözlükten. Bıkmadınız mı binyıllardır ölmekten, öldürmekten. yorumunu yaptım.
Ancak ne hikmetse anında ırkçı bir tepki ile karşılaştım. Şöyle yazmış bir başka arkadaş: Özgürlük için gerekirse onu da yaparız..Tek el, tek vücut..Atatürk'ün bu sözünden niye rahatsız oldunuz ki anlayamadım..
Doğal olarak benim de tepkim şuydu:
Benim sözüm Türk'e ya da bir başka ırka değil. İnsanoğluna! Diğerini kardeş olarak kabul edemediğimiz için ölmek ya da öldürmeyi çözüm saymaya. Benim sözüm hala insan ürünü ölümü çözüm görmeye.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)