Bir dostlar meclisinde, şöyle bir fıkra anlattım:
Kavga eden bir karı kocadan, koca kadına:
- Matah bir şey olsaydınız, Allah sizi sonradan yaratmazdı! Demiş.
Kadın ise cevaben:
- Ay aptal adam, bilmez misin; Tüm sanatçılar önce eskiz çalışırlar.
Doğal olarak meclisteki kadınların çok hoşuna gitti ve:
- Tabii ya!
- Kesinlikle!
- İşte kadının üstünlüğü!
Vb. yorumlar üretmeye başladılar.
Ben ekledim:
- Evet ama şunu da unutmayın ki; Eser tamamlanmıştır, oysa eskiz gelişime açıktır.
Aynı kadınlar:
- Bu da senin yorumun herhalde!
Diye tepkilerini dile getirdiler.
Öncelikle, benim ağzımdan çıkanların hepsi sadece ve sadece; "Kadın ve erkek iki farklı canlıdır ve birbirlerinden üstün olmaları mümkün değildir çünkü her ikisinin de birbirlerine göre artı ve eksileri (Kaldı ki bu artı ve eksi kavramları da tamamen görecedir.) vardır." kavramını tanımlamak içindi. Ama kadın'ın eser oluşunu canı gönülden benimseyenler; aslında erkeğin eskiz oluşunu kutladıklarının farkında değildiler. Onlar için kadın'ın üstün oluşu değil, erkek'in aşağılık oluşu çok daha önemliydi.
Bu durum tüm insanlar (kadın erkek farkı olmaksızın) için böyle süregitmekte.
Neredeyse hiç birimiz, kendi üstünlüğümüzle değil de başkalarının aşağılıklarıyla gurur duymaktayız.
Üstün olmak ve/veya üstün olmak için çalışmaktan çok daha kolay, olduğumuz gibi kalmak ama bizden aşağılık olanların arasında olmak.
Şaşı gözlerimizi düzeltmektense, körler ülkesine taşınıyoruz. Çünkü şöyle söylenmiştir:
Körler ülkesinde şaşılar kral olur.
27 Ocak 2015 Salı
14 Ekim 2014 Salı
Cam tavan sendromu
“Bir
Şeyin imkânsız olduğuna inanırsanız, aklınız bunun neden imkânsız olduğunu
size ispatlamak üzere çalışmaya başlar. Ama bir şeyi yapabileceğinize
inandığınızda, gerçekten inandığınızda, aklınız yapmak üzere çözümler bulma konusunda
size yardım etmek için çalışmaya başlar” Dr. David J. Schwartz
|
Bilim
adamları pirelerin farklı yükseklikte zıplayabildiklerini görürler. Birkaçını
toplayıp 30 cm yüksekliğindeki bir cam fanusun içine koyarlar. Metal zemin
ısıtılır. Sıcaktan rahatsız olan pireler zıplayarak kaçmaya çalışırlar ama
başlarını tavandaki cama çarparak düşerler. Zemin de sıcak olduğu için tekrar
zıplarlar, tekrar başlarını cama vururlar. Pireler camın ne olduğunu
bilmediklerinden, kendilerini neyin engellediğini anlamakta zorluk çekerler.
Defalarca kafalarını cama vuran pireler sonunda o zeminde 30 santimden fazla
zıpla(ya)mamayı öğrenirler.
|
Artık
hepsinin 30 cm zıpladığı görülünce deneyin ikinci aşamasına geçilir ve
tavandaki cam kaldırılır. Zemin tekrar ısıtılır. Tüm pireler eşit
yükseklikte, 30 cm zıplarlar!
|
Üzerlerinde
cam engeli yoktur, daha yükseğe zıplama imkânları vardır ama buna hiç cesaret
edemezler. Kafalarını cama vura vura öğrendikleri bu sınırlayıcı 'hayat
dersi'ne sadık halde yaşarlar. Pirelerin isterlerse kaçma imkânları vardır
ama kaçamazlar. Çünkü engel artık zihinlerindedir. Onları sınırlayan dış
engel (cam) kalkmıştır ama kafalarındaki iç engel ( burada 30cm'den fazla
zıplanamaz inancı ) varlığını sürdürmektedir.
|
Bu
deney canlıların neyi başaramayacaklarını nasıl öğrendiklerini
göstermektedir. Bu pirelerin yaşadıklarına 'cam tavan sendromu' denir.
|
Psikolojide
cam tavan sendromuna ‘öğrenilmiş çaresizlik’ adı verilmektedir...
|
Öğrenilmiş
çaresizlikte, yenildiğine uzun süre inanırsan sonunda yenilgi bir gerçek
olur. Öğrenilmiş çaresizlik içerisinde olmak sonuçta ATALET durumunu
oluşturur. Atalet fizik biliminde “eylemsizlik hali” kişisel gelişim
terminolojisinde ise “amaca yönelik eyleme geçememe”dir...
|
Ataleti
oluşturan inanç ve düşünceler şunlardır:
|
*
Değişmezlik inancı: Böyle gelmiş böyle gider.
|
*
Etkisizlik inancı: Bu işe yaramaz ki
|
*
Gereksizlik inancı: Yapsam ne değişecek ki
|
*
Yararsızlık inancı: Bunu yapmanın hiçbir faydası olmaz
|
*
Erteleme inancı: Bunu daha sonra yaparım
|
*
Kontrolsüzlük inancı: Bunu yapmak benim elimde değil ki
|
*
Yetersizlik inancı: Ben kim oluyorum bu işi yapamam ki
|
*
Mükemmeliyetçilik inancı: En iyisini yapabilecek seviyeye gelinceye kadar
hiçbir şey yapmamalıyım
|
*
Başarısızlık beklentisi: Ben bu işi yüzüme gözüme bulaştırırım.
|
Yaşamımızda
çıkardığımız öğrenilmiş başarısızlık dersleri üç şeyi unutmamıza neden olur.
|
*
Daha büyük hayatı hayal edebilmeyi,
|
*
Bir daha deneme cesaretini,
|
*
Daha fazlasını başarabilme öz güvenini
|
Kişinin
kendine koyduğu sınırın üzerine çıkamaması durumu; Uzunca süre aynı şekilde
çalışmış, sınırlarını zorlamamış kişiler kendi koydukları sınırlara kadar
çıkabiliyorlar. Bu sendrom kişide yetersizlik duygusu uyandırıyor. Bir
insanın gelebileceğine inandığı en üst nokta, onun cam tavanıdır. Cam
tavanınız hayallerinizin tavan yüksekliğini gösterir. İnsan inandığına
denktir. Yapabileceğini düşündüğü kadardır...
|
Cam
tavan, tükenmişliğin yanı sıra bir yandan bedensel, diğer yandan zihinsel engeller
hem kişiyi hem de çevresindekileri etkiliyor. Sendrom kişileri sadece
zihinsel olarak etkilemiyor. Stres vücudu da vuruyor. Halsizlik, yorgunluk,
bazılarında kilo kaybı veya tam tersi olarak kontrolsüz kilo alışı, mide,
bağırsak, sindirim sisteminin bozulmasına sebep olabiliyor... Kısacası beyin
düzgün çalışmadığı zaman bu durum diğer organları da etkiliyor...
|
Öğrenilmiş
başarısızlık ve ataletten kurtulmanın ilk koşulu farkına varabilmek ve eyleme
geçmek için özgüveni yeniden kazanmaktır...
|
13 Ekim 2014 Pazartesi
Bardağı yere bırakın bugün düşsün..
Profesör elinde içi dolu bir bardak tutarak dersine başladı
Herkesin göreceği bir şekilde tutuyordu ve ardından sordu :
“Bu bardağın ağırlığı sizce ne kadardır?”
'50gr!' .... '100gr!' .....'125gr'
..diye öğrenciler yanıtladı.
Bardağı tartmadıkça gerçekten ben de bilemem,” dedi profesör, “ama, benim sorum şu ki :
Bu bardağı böyle birkaç dakikalığına tutsaydım ne olurdu?”
‘Hiçbirşey' …..diye yanıtladı öğrenciler
Tamam peki 1 saat boyunca tutsaydım ne olurdu?' diye sordu profesör bu kez…
Kolunuz ağrımaya başlardı efendim' diye öğrencilerden biri yanıtladı
Haklısın, peki şimdi ben 1 gün boyunca tutsam ne olurdu?”
“Kolunuz iyice ağrır, kas spazmı vs gibi sorunlar yaşardınız ve hastaneye gitmek zorunda kalırdınız!”
….. tüm öğrenciler çeşitli yorumlar yaptı ve gülüştüler
“Çok iyi.
Peki tüm bu sorunlar olurken bardağın ağırlığında bir değişme olur muydu?”
Diye sordu profesör.
‘Hayır‘…. Diye yanıtladı herkes
Peki o zaman kolun ağrımasına ve kas spazmına neden olan neydi?”
Öğrenciler bulmaca çözermişçesine düşünmeye başladılar.
“Acıdan ve ağrıdan kurtulmak için ne yapmam gerekir bu durumda?”diye tekrar profesör sorar
“Bardağı bırakın düşsün!” diye öğrencilerden biri yanıt verir
“Kesinlikle!”der profesör.
Hayatın problemleri de böyle birşeydir.
Onları kafanda birkaç dakika tutarsın... Bir sorun yokmuş gibi görünür.
Uzun bir süre düşünürsün... Başınız ağrımaya başlar
Daha uzun düşünürsün... Artık seni bitirmeye ve hiçbir şey yapamamana neden olur.
Hayatınızdaki mücadeleleri ve problemleri düşünmek önemlidir,
Fakat DAHA ÖNEMLİSİ onları her günün sonunda, uyumadan önce yere bırakmaktır (bardak gibi).
Bu şekilde strese girmez, ve her gün taze bir beyin ile uyanır ve her konuyla ve yolunuza çıkan her mücadele ile başa çıkabilecek güçte olursunuz!
Bu yüzden bugün ofisten ayrıldığınızda,
Sevdiklerinize şunu hatırlatın :
Bardağı yere bırakın bugün düşsün..
10 Ekim 2013 Perşembe
ELEŞTİRİ
Ne kadar çok kullandığımız bir şeydir bu ELEŞTİRİ!..
Doğal olarak iki tarafı vardır ELEŞTİRİnin: Eleştiren ve eleştirilen.
Ama çok daha önemli olduğunu düşündüğüm asıl konu: ELEŞTİRİnin -iki şekli- vardır .
Birincisi: Eleştirenin eleştirileni yaptıklarından dolayı eleştirmesidir...
İkincisi: Eleştirenin eleştirileni yapmadıklarından dolayı eleştirmesidir.
Birincisinde olay son derece nettir. Eleştiri kriterlerinin doğruluğu veya yanlışlığı tartışılabilir olmasına rağmen; Eleştiren eleştirileni, kendi kriterlerine uymayan eylemlerden ötürü yargılamaktadır.
Ya ikincisi?.. Burada durum çok daha vahimdir.
Eleştiren eleştirilen hakkında doğruluğu sınanmamış bir imaj sahibidir. Eleştiren açısından, eleştirilenin özü veya karakterinin ve/veya mevcut durumun hiç önemi yoktur. Kriter: yaratılmış imajdır. Eğer yaratılmış bir imaj söz konusu ise, tüm kriterleri beklentiler belirler. Ki beklentilerin kaynağı yaratılmış imaj olduğu için daha önce de dile getirdiğimiz gibi eleştirilenin özü, kişiliği, karakteri, arzuları vb. tamamen göz ardı edilerek sadece ve sadece eleştirenin beklentileriyle ne denli örtüştüğü sınanır.
Böylesi bir ikili ilişkide yaşanabilecek bir birliktelikten söz etmek yanlıştır. Yaşanabilecek olan şey ise ancak ve ancak... Eleştirenin; hem kendi bedeninde, hem de eleştirdiğinin bedeninde yaşama arzusudur.
Burada eleştirenin eleştirilmesi ise olanaksızdır. Eleştiren kendisine yöneltilen her türlü eleştiriyi önce eleştiriyi yönelten (yaratılmış imaja aykırı) açısından değerlendirerek reddeder. Değil mi ki eleştiri yaratılmış imaja aykırı biri tarafından yöneltilmiştir, doğruluğu tartışılmasına gerek bile olmaksızın reddedilmesi gereken bir eleştiridir.
Temel mekanizma ise yaratma yeteneğinin ideal dışında bir şey yaratamayacağı sanrısından gelir. Bir anlamda bu sanrı doğrudur aslında. Yaratılanın yaratana ait olması sebebiyle yaratılanla çelişmesi olası değildir ve yaratılan yaratan için idealdir. Ama yaratan tek değildir ki! Çok yaratan olunca çok da yaratılan olur ve sonuçta her yaratan için ideal yaratılanların bolluğunda yaşanan bir kaos doğar.
(Bu paragrafta kullanılan YARATANın Allah'la, YARATILANın ise insanla ilgisi yoktur. YARATAN insandır ve YARATILAN da beklentilere dayalı imajlar.)
Doğal olarak iki tarafı vardır ELEŞTİRİnin: Eleştiren ve eleştirilen.
Ama çok daha önemli olduğunu düşündüğüm asıl konu: ELEŞTİRİnin -iki şekli- vardır .
Birincisi: Eleştirenin eleştirileni yaptıklarından dolayı eleştirmesidir...
İkincisi: Eleştirenin eleştirileni yapmadıklarından dolayı eleştirmesidir.
Birincisinde olay son derece nettir. Eleştiri kriterlerinin doğruluğu veya yanlışlığı tartışılabilir olmasına rağmen; Eleştiren eleştirileni, kendi kriterlerine uymayan eylemlerden ötürü yargılamaktadır.
Ya ikincisi?.. Burada durum çok daha vahimdir.
Eleştiren eleştirilen hakkında doğruluğu sınanmamış bir imaj sahibidir. Eleştiren açısından, eleştirilenin özü veya karakterinin ve/veya mevcut durumun hiç önemi yoktur. Kriter: yaratılmış imajdır. Eğer yaratılmış bir imaj söz konusu ise, tüm kriterleri beklentiler belirler. Ki beklentilerin kaynağı yaratılmış imaj olduğu için daha önce de dile getirdiğimiz gibi eleştirilenin özü, kişiliği, karakteri, arzuları vb. tamamen göz ardı edilerek sadece ve sadece eleştirenin beklentileriyle ne denli örtüştüğü sınanır.
Böylesi bir ikili ilişkide yaşanabilecek bir birliktelikten söz etmek yanlıştır. Yaşanabilecek olan şey ise ancak ve ancak... Eleştirenin; hem kendi bedeninde, hem de eleştirdiğinin bedeninde yaşama arzusudur.
Burada eleştirenin eleştirilmesi ise olanaksızdır. Eleştiren kendisine yöneltilen her türlü eleştiriyi önce eleştiriyi yönelten (yaratılmış imaja aykırı) açısından değerlendirerek reddeder. Değil mi ki eleştiri yaratılmış imaja aykırı biri tarafından yöneltilmiştir, doğruluğu tartışılmasına gerek bile olmaksızın reddedilmesi gereken bir eleştiridir.
Temel mekanizma ise yaratma yeteneğinin ideal dışında bir şey yaratamayacağı sanrısından gelir. Bir anlamda bu sanrı doğrudur aslında. Yaratılanın yaratana ait olması sebebiyle yaratılanla çelişmesi olası değildir ve yaratılan yaratan için idealdir. Ama yaratan tek değildir ki! Çok yaratan olunca çok da yaratılan olur ve sonuçta her yaratan için ideal yaratılanların bolluğunda yaşanan bir kaos doğar.
(Bu paragrafta kullanılan YARATANın Allah'la, YARATILANın ise insanla ilgisi yoktur. YARATAN insandır ve YARATILAN da beklentilere dayalı imajlar.)
31 Ağustos 2012 Cuma
deneme
Zamanın yaratılışından önce seçilmişlerden biriydi o. Her şeyin bilincindeydi.
Zaman var oldu sonra, mekanla birlikte. O merak etti mekanı ama bilmeyi terketmesi gerekiyordu mekana geçebilmesi için.
Ve göze aldı bu riski. Mekana geçti...
Aslında bildiği ama mekana geçtiği için hatırlayamadığı iki insandan bebek olarak yaşamaya başladı. Zamana bağımlıydı artık, ve zaman onu geliştiriyordu. Tüm bildiklerini, hatırlayamadığı için öğrenmesi gerekiyordu.
Bir varolma savaşının içine düşmüştü. Önceleri mekana bağlı yaşamsal kaygıları vardı, kendi gereksinimlerini karşılayabilir olana dek farkındalığı neredeyse hiç yoktu. Farkındalığın başlamasıyla birlikte varolma savaşımı şekil değiştirmiş ve kimlik, kişilik geliştirme aşamasına ulaşmıştı.
Çok zorlandı. Çok.
Hiç bir şey hayat verememekteydi. Ve bir an geldi hayatı aramaktan vaz geçmeyi tercih ederek var olanı şekillendirme çabasına girişti. Ki bu durum onu çok daha büyük bir açmaza soktu.
O iki insan istediği gibi değildiler. Özgür olmak isterken onların özgürlüklerini kısıtlamaya çalıştığının farkında değildi.
Garip bir şekilde nasıl bildiğini bilmediği bir içsel bilgi ona şunu fısıldıyordu: HAYAT ancak sevgiyle mümkün.
Ama sevgiyi bilmiyordu ki. Kimse ona sevgiyi öğretmemişti ve gördükleri de eksik geliyordu ona.
Sevgiye de olan inancını yitirince öfke kapladı içini ve başladı adaletsiz olarak nitelediği her şeye saldırmaya. Aslında kızgın olduğu kendisiydi. Becerememişlik duygusu, hiçlik duygusuydu onu yönlendiren ve bunlar da içinden çıkılamaz bir kaosa, bilinemezliğe sürüklüyordu onu.
Yine böyle bir başkaldırı ve saldırı anında alıştığı sert kale duvarlarından farklı yumuşak bir kayaya çattı.
İlginçti...
Vuruyordu ama kaya o denli yumuşaktı ki tüm darbeleri etkisiz kalıyordu. Merak etti önce, sonra öyle olmayı diledi, anlamaya çalıştı.
Ama olamıyordu, her şey çelişmeye başlamıştı. Olamıyordu yumuşamıyordu ama istiyordu.
Kurtuluşu, ölümden, sevgisizlikten kurtuluşu... hayata ulaşmanın yolunu o yumuşak kayada görüyordu. Oysa farkedemediği kendini sertleştirenin kendisinin olduğuydu. Kendisi adaleleri gibiydi. Çalıştıkça sertleşen ve büyüyen.
Oysa o kaya yumuşak ve küçüktü ve öyle olmak için daha fazla emek harcamaya başladı ki bu daha da sertleşmesine yol açacaktı.
Değiştirmeye çalışmadan önce anlaması gerekliydi. İlişkiler arasındaki bağları kavramaya ve bağlantılar kavranamadıkça ilişkilerin çözümlenemeyeceğini bilmeye ihtiyacı vardı.
Öğrenmeyi arzuladı ve yumuşak kayaya tabi olmayı seçti, oysa tabi olmak kendin olmamak demekti, bunu da öğrenecekti.
Seçimi değildi adaletsiz olan ve aslında adaletsizlik de yoktu. Adaletsizliği yaratan beklentileriydi ve beklentilerini besledikçe yalnızlığının ve köleliğinin daha da büyüyeceğini öğrenmeye ihtiyacı vardı.
Öğrendi bu iki şeyi; tabi olmaması gerektiğini ve beklenti yaratmamayı. Çok sancılı olmuştu öğrenmesi ama öğrendi.
Öğrendiği an dehşetle farketti ki eskisi kadar sert değildi. Yumuşama başlamıştı.
Bir körün gözlerinin açılarak ilk kez gördüğü ışıkla gözlerinin kamaşması, bir sağırın ilk duyduğu sesle beyninin uyuşması gibiydi ama sevinmişti.
Bu sevinç sahip olduklarıyla yapabileceklerini hayal etmesine sebep olmuştu ve bu hayaller yeni beklentiler doğuruyordu.
Bu aşamada eğer yeni beklentilerin yarattığı akıntıya kapılırsa dönüşü olmayan yola gireceğini farketmesi gerekiyordu ki bu konuda yumuşak kaya da yardımcı olamazdı artık ona.
İşte şimdi gerçekten tek başınaydı ve seçmek zorundaydı. Ya tek başınalığını kabul ederek bir olabilecekti tüm varolanla ya da yeni bir paradoksal sanrılar sistemi yaratarak kendini kandıracaktı yumuşadığı konusunda.
Zaman var oldu sonra, mekanla birlikte. O merak etti mekanı ama bilmeyi terketmesi gerekiyordu mekana geçebilmesi için.
Ve göze aldı bu riski. Mekana geçti...
Aslında bildiği ama mekana geçtiği için hatırlayamadığı iki insandan bebek olarak yaşamaya başladı. Zamana bağımlıydı artık, ve zaman onu geliştiriyordu. Tüm bildiklerini, hatırlayamadığı için öğrenmesi gerekiyordu.
Bir varolma savaşının içine düşmüştü. Önceleri mekana bağlı yaşamsal kaygıları vardı, kendi gereksinimlerini karşılayabilir olana dek farkındalığı neredeyse hiç yoktu. Farkındalığın başlamasıyla birlikte varolma savaşımı şekil değiştirmiş ve kimlik, kişilik geliştirme aşamasına ulaşmıştı.
Çok zorlandı. Çok.
Hiç bir şey hayat verememekteydi. Ve bir an geldi hayatı aramaktan vaz geçmeyi tercih ederek var olanı şekillendirme çabasına girişti. Ki bu durum onu çok daha büyük bir açmaza soktu.
O iki insan istediği gibi değildiler. Özgür olmak isterken onların özgürlüklerini kısıtlamaya çalıştığının farkında değildi.
Garip bir şekilde nasıl bildiğini bilmediği bir içsel bilgi ona şunu fısıldıyordu: HAYAT ancak sevgiyle mümkün.
Ama sevgiyi bilmiyordu ki. Kimse ona sevgiyi öğretmemişti ve gördükleri de eksik geliyordu ona.
Sevgiye de olan inancını yitirince öfke kapladı içini ve başladı adaletsiz olarak nitelediği her şeye saldırmaya. Aslında kızgın olduğu kendisiydi. Becerememişlik duygusu, hiçlik duygusuydu onu yönlendiren ve bunlar da içinden çıkılamaz bir kaosa, bilinemezliğe sürüklüyordu onu.
Yine böyle bir başkaldırı ve saldırı anında alıştığı sert kale duvarlarından farklı yumuşak bir kayaya çattı.
İlginçti...
Vuruyordu ama kaya o denli yumuşaktı ki tüm darbeleri etkisiz kalıyordu. Merak etti önce, sonra öyle olmayı diledi, anlamaya çalıştı.
Ama olamıyordu, her şey çelişmeye başlamıştı. Olamıyordu yumuşamıyordu ama istiyordu.
Kurtuluşu, ölümden, sevgisizlikten kurtuluşu... hayata ulaşmanın yolunu o yumuşak kayada görüyordu. Oysa farkedemediği kendini sertleştirenin kendisinin olduğuydu. Kendisi adaleleri gibiydi. Çalıştıkça sertleşen ve büyüyen.
Oysa o kaya yumuşak ve küçüktü ve öyle olmak için daha fazla emek harcamaya başladı ki bu daha da sertleşmesine yol açacaktı.
Değiştirmeye çalışmadan önce anlaması gerekliydi. İlişkiler arasındaki bağları kavramaya ve bağlantılar kavranamadıkça ilişkilerin çözümlenemeyeceğini bilmeye ihtiyacı vardı.
Öğrenmeyi arzuladı ve yumuşak kayaya tabi olmayı seçti, oysa tabi olmak kendin olmamak demekti, bunu da öğrenecekti.
Seçimi değildi adaletsiz olan ve aslında adaletsizlik de yoktu. Adaletsizliği yaratan beklentileriydi ve beklentilerini besledikçe yalnızlığının ve köleliğinin daha da büyüyeceğini öğrenmeye ihtiyacı vardı.
Öğrendi bu iki şeyi; tabi olmaması gerektiğini ve beklenti yaratmamayı. Çok sancılı olmuştu öğrenmesi ama öğrendi.
Öğrendiği an dehşetle farketti ki eskisi kadar sert değildi. Yumuşama başlamıştı.
Bir körün gözlerinin açılarak ilk kez gördüğü ışıkla gözlerinin kamaşması, bir sağırın ilk duyduğu sesle beyninin uyuşması gibiydi ama sevinmişti.
Bu sevinç sahip olduklarıyla yapabileceklerini hayal etmesine sebep olmuştu ve bu hayaller yeni beklentiler doğuruyordu.
Bu aşamada eğer yeni beklentilerin yarattığı akıntıya kapılırsa dönüşü olmayan yola gireceğini farketmesi gerekiyordu ki bu konuda yumuşak kaya da yardımcı olamazdı artık ona.
İşte şimdi gerçekten tek başınaydı ve seçmek zorundaydı. Ya tek başınalığını kabul ederek bir olabilecekti tüm varolanla ya da yeni bir paradoksal sanrılar sistemi yaratarak kendini kandıracaktı yumuşadığı konusunda.
24 Ağustos 2012 Cuma
KIRK YIL SIRTINDA TAŞI BİR GÜN İNDİR KÖTÜSÜN
Doğrudur...
İnsanoğlu nankördür...
Taşıdıklarını değil de indirdiğini dikkate alır...
"İndirdiğini dikkate alır" da, Sanki gözden kaçan bir şey vardır bu nankörlükte!...
Acaba diyorum?..
Hani o kırk yıl taşıyan, her indirişinde kırk yılın bilançosunu mu yapıyor da kötü oluyordur?
Acaba diyorum? Olabilir mi diyorum?
Eh ne de olsa taşıyan da insanoğlu değil mi? Onun da nankör olma hakkı vardır elbet.
İnsanoğlu nankördür...
Taşıdıklarını değil de indirdiğini dikkate alır...
"İndirdiğini dikkate alır" da, Sanki gözden kaçan bir şey vardır bu nankörlükte!...
Acaba diyorum?..
Hani o kırk yıl taşıyan, her indirişinde kırk yılın bilançosunu mu yapıyor da kötü oluyordur?
Acaba diyorum? Olabilir mi diyorum?
Eh ne de olsa taşıyan da insanoğlu değil mi? Onun da nankör olma hakkı vardır elbet.
2 Mart 2012 Cuma
EVET Mİ?
“Eğer bir adam marşla uyum içinde
yürüyebiliyorsa,
o değersiz bir yaratıktır.
kendisine yalnızca bir
omurilik yeterli olabileceği halde,
her nasılsa yanlışlıkla bir beyni
olmuştur onun...
Uygarlığın bu kara lekesi en kısa sürede yok edilmelidir.
Emirle gelen kahramanlıktan,
bilinçli ve bilinçsiz şiddetten, aptalca
yurtseverlikten,
tüm bunlardan nefret ediyorum.
Ben savaşı ve o soğuk
silahları öylesine tiksindirici ve aşağılayıcı buluyorum ki,
böyle iğrenç
bir eyleme katılmaktansa kendimi yok ederim daha iyi…
Benim anlayışıma
göre sıradan bir cinayet,
savaşta adam öldürmekten daha kötü değildir.”
Albert Einstein
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)