12 Şubat 2015 Perşembe

Her diz çökecek, her dil övecek!

Kutsal kitabı, gelecekle ilgili peygamberlikleri ve/veya bildirilerinden ziyade benim kişisel gelişimim için bir kılavuz olarak gördüğüm için:
Romalılar 14:  11Yazılmış olduğu gibi:
“Rab şöyle diyor:
‘Varlığım hakkı için her diz önümde çökecek,
Her dil Tanrı olduğumu açıkça söyleyecek.’ ”
İşaya 45:  23Kendi üzerime ant içtim,
Ağzımdan çıkan söz doğrudur, boşa çıkmaz:
Her diz önümde çökecek,
Her dil bana ant içecek.

Ayetlerini de bireysel olarak nasıl anlamalıyım diye düşünmekten kendimi alamadım!
Otomatik olarak birkaç soru doğdu:
  1. Ne zaman
  2. ‘Dil’ kelimesi bende ne ifade ediyor?
  3. ‘Diz’ kelimesi bende ne ifade ediyor?

1. Ne zaman sorusunu; “İşaya 45: 24 “Benim için şöyle diyecekler: ‘Doğruluk ve güç yalnız RAB’dedir’, İnsanlar O’na gelecek. RAB’be öfkelenenlerin hepsi utandırılacak.” Ayeti, öznelleştirilirse açıklıyor. Ama bunu daha iyi kavrayabilmek için soru 2 ve 3ü soru birden önce cevaplamak daha iyi olacak sanıyorum.
2. Dil kelimesinin bendeki anlamını kavrayabilmek için dilin kendi doğasına bakmak gerek. Farklı diller anlaşamamazlık doğurur.
Elbette Tanrı’sal ile dünyasal dil de genellikle aynı kelimeleri de kullansalar farklılık gösterir. Bu iki dil de kendi aralarındaki farklılıktan kaynaklanan anlaşamamazlık doğurur.
İçsel yaşamımızda da böyle değil midir?
Bir yanımız şehvet isterken, bir yanımız tapınma diler… İki ayrı dil gibi! Bir yanımız çalışmak isterken, bir yanımız yatmak ister… Bir başka iki dil! Bir yanımız yardım et derken, bir taraftan da bir ses “İşin mi yok, sana ne!” der… İki dilimiz daha oldu!
Bu ve benzeri diller, çoğaltılabilir ve zaten çokturlar. Ne diyelim yani? Tek olan bende milletler mi var? Evet.
3. Diz kelimesi ise bana, “beni dik tutan” anlamını çağrıştırıyor. Diz çökmek, dik durmamak demek değil midir? Diz de dil gibi, içsel yaşamımızda çok mudur acaba?
Nedir bizi dik tutanlar?
Gururumuz, dizlerimizden biridir mesela! Gurur söz konusu olduğunda, alçakgönüllülük vefat eder. Gurur söz konusu olduğunda normalde olduğumuzdan çok daha DİKizdir.
Maddi olanaklarımız, bir diğer dizimizdir! Olanaklarımız oranında, toplum içinde DİKizdir. Zenginleştikçe, maddi oranda bizden aşağıda olanlar karşısında konuşmamız bile değişir. Adeta sözlerimiz artık daha bir dik durmaktadır.
Bilgi birikimimiz de dizlerimizden biri olabilir! Aynı zenginlikte olduğu gibi, daha az bilenler karşısında, yıkılmaz ulu bir çınar gibi DİKiliriz.
Dillerdekine benzer şekilde sorabiliriz: Ne yani, bir olan bende çok mu asi var? Evet.
Şimdi ilk soruya dönersek, şunu diyebilir miyiz?
Ne zaman şehveti söyleyenle tapınmayı söyleyen birlikte; evet, şehvete neden olan hormonlar ve şehveti algılayan bilinç Allah’ın lütfudur derlerse… İki dil Allah’ı övdü demektir.
Ne zaman çalışmayı söyleyenle yatmayı söyleyen birlikte; evet, çalışmayla yatmayı uygun zamanlarda yapabilmek için güneşi ve ayı var kılan Allah’tır derlerse… İki dil daha Allah’ı övmüştür.
Ne zaman yardım et diyenle işin mi yok, sana ne diyen birlikte; evet, yardım edilmesi gerekenle seni aynı yaratan tek olan RAB’bindir derlerse…
Ve içindeki anlaşamamazlık odakları birlikte, kaynaklarının RAB olduğunun bilincine varırsa HER DİL ALLAH’I ÖVECEKTİR.
Ne zaman gururumuz, hayat veremediğini kavrarsa… Hayatın kaynağı Allah’ın önünde çökecektir.
Ne zaman maddi olanaklarımızın kalıcı olmadığını kavrarsak… Yaşamımızı kalıcı kılabilecek olanın önünde çökecektir.
Ne zaman bilgi birikimimizin kaynağının yaratılmış olanlar ve dolayısı ile Yaratan olduğunun bilincine varırsak… Yaratan’ın önünde diz çökecektir.
Bu farkındalık oluştuğunda HER DİZ YARATAN’IN ÖNÜNDE ÇÖKECEKTİR.
Öyleyse ne diyelim?
Efesliler 4: 22-23Önceki yaşayışınıza ait olup aldatıcı tutkularla yozlaşan eski yaradılışı üzerinizden sıyırıp atmayı, düşüncede ve ruhta yenilenmeyi, 24gerçek doğruluk ve kutsallıkta Tanrı’ya benzer yaratılan yeni yaradılışı giyinmeyi öğrendiniz.
ise her dilin övmesi, her dizin çökmesi zamanı gelmiştir. Ve bunu yapmayacaksınız! Çünkü olacaksınız.


İYİ nedir, KÖTÜ nedir?

Her ne kadar görece olduğu inkar edilemez kavramlar da olsalar, iyi ya da kötü dediğimiz her şeyi sonuçlara göre tanımladığımız şüphe götürmez bir gerçektir.
Yani; herhangi bir şeyi sebep olduğu ve/veya doğurduğu duruma göre değerlendirir ve adlandırırız. Aslında eylemlere değil, oluşturdukları sonuçlara iyi ya da kötü deriz.
Çekiçle vurma eylemi mesela. Cevize vurursak, besleyici bir sonucu olması sebebiyle iyidir. Vazoya vurursak, yok eden bir sonuca yol açtığı için kötüdür. Her iki durumda da kullanılan alet ve güç miktarı aynıdır.
Bu durumu etki ve etkileyen yönünden gözlemlediğimizde yukarıdaki durum söz konusu. Peki, etkilenen açısından da ele alırsak benzer bir şekilde farklı sonuçlar elde edilebilir mi?
Evet. Yine çekiçle vuralım, ama bu kez de cama. Eğer alelade bir pencere camına vurursak darmadağın olur ve bu durum kötüdür. Ama aynı çekiç ve aynı güç sertleştirilmiş cam üzerinde tamamen etkisiz kalacaktır ve bu durumu da yol açtığı sonuç itibarı ile değerlendirmemiz gerekirse; sonuç anlamsızdır. Çünkü hiçbir şey değişmemiştir.
İnsan ilişkilerinde de durumun değişkenleri daha fazla da olsa aynıdır.
Sokağa çıkıp önümüze çıkan herkese aynı tonlamayla aynı kelimeyi söylesek, herkesin farklı tepki vereceği kesindir.
Ancak, tüm değişkenlere rağmen bir sabit de söz konusudur. Sabit, etkinin gerekliliğidir. Her hangi bir sonuç elde edebilmek için mutlaka gerekli olan tek şey etkidir. Etki yoksa sonuç da yoktur.
Sonuç yoksa İYİ ya da KÖTÜ kavramları da var olamaz!
Peki, ama maddi olmayan durumlar söz konusu olamaz mı? Düşünsel boyutta iyilik ya da kötülükten bahsedilemez mi? Böyle bir durumun olabilirliğini kabul etmek sonucu olmayan şeylerin de kötü olabileceğini kabul etmemize sebep olur ki, bu da yukarıdaki önermeyle çelişir.
Bu çelişkiden kurtulmanın iki yolu olabilir. Ya ilk önermeden vaz geçmek, ya da düşünsel boyutta sonuçların oluşabileceğini kanıtlamak.
Diyalektik bize sentezin tez ve antitezden türediğini ve her sentezin aynı zamanda bir tez olduğunu söyler. Tez söz konusu olduğunda ise her antitezin senteze yol açacağı kesindir.
Bu durum düşünsel boyutta da böyledir. Hiçbir düşünce tek başına varlığını sürdüremez. Mutlaka bir antitezi vardır ve sentez türetir. Daha önce dediğimiz gibi her sentez türediği an tez niteliği kazanır.
Daha basit bir anlatımla, 1 bir sayıdır ve 2 de bir sayıdır. Bunları toplarsak 3ü elde ederiz ki 3 bir sonuçtur ama türediği an bir sayı niteliği kazanır ki zaten elimizde olan diğer sayılar olan 1 ve 2 den herhangi biriyle etkileşerek yeni bir sayının, yani sentezin türemesine sebep olur.
Düşüncelerimizi, düşünme sistemimizi detaylı bir şekilde gözlemleyebilirsek, yukarıdaki açıklamaya ne denli uygun olduğunu fark ederiz.
Tamamen hayalî bile olsa, aklımızda bir düşünce belirdiğinde son derece hummalı bir reaksiyon başlar bu düşünce üremeye ve gelişmeye başlar. Tüm yaşamımız aslında bu tür üretmelerle süregitmektedir.
Eğer üretimde eğilim, antitez olarak olumlu düşünceleri kullanmaksa sentezler de olumlu yönde gelişecek ve nihayetinde karakter dediğimiz ve uyguladığımız etkilere, dolayısı ile de oluşabilecek sonuçlara yol açan niteliğimizi de olumlu şekillendirecektir.
Aksi durumda ise, antitez olarak kullanılan olumsuz düşünceler karakterimizi olumsuz şekillendirecektir.
Buraya kadar tanımladığımız durum fiziksel bir etki ve/veya tepkiye yol açmadığı için düşünsel boyutta üretilen hiçbir sentezi (kendimizde olmadığı sürece) iyi ya da kötü olarak adlandıramayız, çünkü deneyimleyemez ve dolayısı ile de niteleyemeyiz.
Ancak, bu sentezler kendimizde gerçekleşmekte ise durum değişmektedir. Kişi çok net olarak, düşüncelerinde gerçekleşmekte olan olumsuz sentezlerin kendi bakış açısı ve gündelik yaşamı üzerindeki olumsuz etkilerinin farkındadır.
Örnek vermek gerekirse:
Kıskançlık gibi bir duyguyu açığa çıkaran düşünce yapısı, kişinin kendi yaşamını sürdürmek için gerçekleştirmesi gereken eylemlerinde atalete yol açacağı, yaşamının büyük bir kısmını işgal ederek kişisel yaşam kalitesini düşüreceği herkesin malumudur.
Ya şehvet duygusunu veya tamahkarlığı açığa çıkaran düşünce yapıları?
Bunlar ve benzeri düşünce yapıları dışa yansıtılmazsa toplumda gözlemlenmesi kolay bir etkiye sebep olamayacağı için iyi ya da kötü olarak adlandırılamayacaktır. Ama ya o düşünce yapılarına sahip olan insanlar için durum nedir?
Düşünsenize, kıskanç biri kahvaltı ederken, sevdiğinin bir başkasıyla olduğu düşüncesi aklına takılırsa… Kahvaltıya devam edemez, nabzı yükselir, tansiyonu yükselir, ne yapacağını bilemez bir şekilde sağa sola seğirir vs.
Şehvet de benzer bir mekanizmaya sahiptir. Biriyle ilgili şehevi duyguları depreştiğinde insan adeta hiçbir şey yapamaz hale gelir. Duygulara obje olan şey saplantı halini alır, kıskançlığa benzer şekilde nabız ve tansiyon yükselir, doğru düşünme yetisini kaybeder vs.
Tamahkar birinin, komşusunun kendisinden daha iyi bir televizyona sahip olduğunu öğrendiği an da olan aynı şehvet veya kıskançlıkta gerçekleşenlerdir.
Bu örnekler dışa yansıtılan eylemler içermeseler bile görece dışa yansıtıldığını söyleyebileceğimiz bir odağa, düşünce sahibinin bedenine yansıtılır. Yaşamın akışının doğrusallığını bozan sonuçlara yol açar.

Şimdi siz karar verin! Düşünce iyi ya da kötü olabilir mi?

27 Ocak 2015 Salı

Körler ülkesinde şaşılar kral olur.

Bir dostlar meclisinde, şöyle bir fıkra anlattım:

Kavga eden bir karı kocadan, koca kadına:
- Matah bir şey olsaydınız, Allah sizi sonradan yaratmazdı! Demiş.
Kadın ise cevaben:
- Ay aptal adam, bilmez misin; Tüm sanatçılar önce eskiz çalışırlar.

Doğal olarak meclisteki kadınların çok hoşuna gitti ve:
- Tabii ya!
- Kesinlikle!
- İşte kadının üstünlüğü!

Vb. yorumlar üretmeye başladılar.

Ben ekledim:
- Evet ama şunu da unutmayın ki; Eser tamamlanmıştır, oysa eskiz gelişime açıktır.

Aynı kadınlar:
- Bu da senin yorumun herhalde!
Diye tepkilerini dile getirdiler.

Öncelikle, benim ağzımdan çıkanların hepsi sadece ve sadece; "Kadın ve erkek iki farklı canlıdır ve birbirlerinden üstün olmaları mümkün değildir çünkü her ikisinin de birbirlerine göre artı ve eksileri (Kaldı ki bu artı ve eksi kavramları da tamamen görecedir.) vardır." kavramını tanımlamak içindi. Ama kadın'ın eser oluşunu canı gönülden benimseyenler; aslında erkeğin eskiz oluşunu kutladıklarının farkında değildiler. Onlar için kadın'ın üstün oluşu değil, erkek'in aşağılık oluşu çok daha önemliydi.

Bu durum tüm insanlar (kadın erkek farkı olmaksızın) için böyle süregitmekte.
Neredeyse hiç birimiz, kendi üstünlüğümüzle değil de başkalarının aşağılıklarıyla gurur duymaktayız.
Üstün olmak ve/veya üstün olmak için çalışmaktan çok daha kolay, olduğumuz gibi kalmak ama bizden aşağılık olanların arasında olmak.
Şaşı gözlerimizi düzeltmektense, körler ülkesine taşınıyoruz. Çünkü şöyle söylenmiştir:
Körler ülkesinde şaşılar kral olur.

14 Ekim 2014 Salı

Cam tavan sendromu


“Bir Şeyin imkânsız olduğuna inanırsanız, aklınız bunun neden imkânsız olduğunu size ispatlamak üzere çalışmaya başlar. Ama bir şeyi yapabileceğinize inandığınızda, gerçekten inandığınızda, aklınız yapmak üzere çözümler bulma konusunda size yardım etmek için çalışmaya başlar” Dr. David J. Schwartz
Bilim adamları pirelerin farklı yükseklikte zıplayabildiklerini görürler. Birkaçını toplayıp 30 cm yüksekliğindeki bir cam fanusun içine koyarlar. Metal zemin ısıtılır. Sıcaktan rahatsız olan pireler zıplayarak kaçmaya çalışırlar ama başlarını tavandaki cama çarparak düşerler. Zemin de sıcak olduğu için tekrar zıplarlar, tekrar başlarını cama vururlar. Pireler camın ne olduğunu bilmediklerinden, kendilerini neyin engellediğini anlamakta zorluk çekerler. Defalarca kafalarını cama vuran pireler sonunda o zeminde 30 santimden fazla zıpla(ya)mamayı öğrenirler.
Artık hepsinin 30 cm zıpladığı görülünce deneyin ikinci aşamasına geçilir ve tavandaki cam kaldırılır. Zemin tekrar ısıtılır. Tüm pireler eşit yükseklikte, 30 cm zıplarlar!
Üzerlerinde cam engeli yoktur, daha yükseğe zıplama imkânları vardır ama buna hiç cesaret edemezler. Kafalarını cama vura vura öğrendikleri bu sınırlayıcı 'hayat dersi'ne sadık halde yaşarlar. Pirelerin isterlerse kaçma imkânları vardır ama kaçamazlar. Çünkü engel artık zihinlerindedir. Onları sınırlayan dış engel (cam) kalkmıştır ama kafalarındaki iç engel ( burada 30cm'den fazla zıplanamaz inancı ) varlığını sürdürmektedir.
Bu deney canlıların neyi başaramayacaklarını nasıl öğrendiklerini göstermektedir. Bu pirelerin yaşadıklarına 'cam tavan sendromu' denir.
Psikolojide cam tavan sendromuna ‘öğrenilmiş çaresizlik’ adı verilmektedir...
Öğrenilmiş çaresizlikte, yenildiğine uzun süre inanırsan sonunda yenilgi bir gerçek olur. Öğrenilmiş çaresizlik içerisinde olmak sonuçta ATALET durumunu oluşturur. Atalet fizik biliminde “eylemsizlik hali” kişisel gelişim terminolojisinde ise “amaca yönelik eyleme geçememe”dir...
Ataleti oluşturan inanç ve düşünceler şunlardır:
* Değişmezlik inancı: Böyle gelmiş böyle gider.
* Etkisizlik inancı: Bu işe yaramaz ki
* Gereksizlik inancı: Yapsam ne değişecek ki
* Yararsızlık inancı: Bunu yapmanın hiçbir faydası olmaz
* Erteleme inancı: Bunu daha sonra yaparım
* Kontrolsüzlük inancı: Bunu yapmak benim elimde değil ki
* Yetersizlik inancı: Ben kim oluyorum bu işi yapamam ki
* Mükemmeliyetçilik inancı: En iyisini yapabilecek seviyeye gelinceye kadar hiçbir şey yapmamalıyım
* Başarısızlık beklentisi: Ben bu işi yüzüme gözüme bulaştırırım.
Yaşamımızda çıkardığımız öğrenilmiş başarısızlık dersleri üç şeyi unutmamıza neden olur.
* Daha büyük hayatı hayal edebilmeyi,
* Bir daha deneme cesaretini,
* Daha fazlasını başarabilme öz güvenini
Kişinin kendine koyduğu sınırın üzerine çıkamaması durumu; Uzunca süre aynı şekilde çalışmış, sınırlarını zorlamamış kişiler kendi koydukları sınırlara kadar çıkabiliyorlar. Bu sendrom kişide yetersizlik duygusu uyandırıyor. Bir insanın gelebileceğine inandığı en üst nokta, onun cam tavanıdır. Cam tavanınız hayallerinizin tavan yüksekliğini gösterir. İnsan inandığına denktir. Yapabileceğini düşündüğü kadardır...
Cam tavan, tükenmişliğin yanı sıra bir yandan bedensel, diğer yandan zihinsel engeller hem kişiyi hem de çevresindekileri etkiliyor. Sendrom kişileri sadece zihinsel olarak etkilemiyor. Stres vücudu da vuruyor. Halsizlik, yorgunluk, bazılarında kilo kaybı veya tam tersi olarak kontrolsüz kilo alışı, mide, bağırsak, sindirim sisteminin bozulmasına sebep olabiliyor... Kısacası beyin düzgün çalışmadığı zaman bu durum diğer organları da etkiliyor...
Öğrenilmiş başarısızlık ve ataletten kurtulmanın ilk koşulu farkına varabilmek ve eyleme geçmek için özgüveni yeniden kazanmaktır...

13 Ekim 2014 Pazartesi

Bardağı yere bırakın bugün düşsün..

Profesör elinde içi dolu bir bardak tutarak dersine başladı

Herkesin göreceği bir şekilde tutuyordu ve ardından sordu :
“Bu bardağın ağırlığı sizce ne kadardır?”

'50gr!' .... '100gr!' .....'125gr'

..diye öğrenciler yanıtladı.

Bardağı tartmadıkça gerçekten ben de bilemem,” dedi profesör, “ama, benim sorum şu ki :

Bu bardağı böyle birkaç dakikalığına tutsaydım ne olurdu?”
‘Hiçbirşey' …..diye yanıtladı öğrenciler

Tamam peki 1 saat boyunca tutsaydım ne olurdu?' diye sordu profesör bu kez…
Kolunuz ağrımaya başlardı efendim' diye öğrencilerden biri yanıtladı
Haklısın, peki şimdi ben 1 gün boyunca tutsam ne olurdu?”
“Kolunuz iyice ağrır, kas spazmı vs gibi sorunlar yaşardınız ve hastaneye gitmek zorunda kalırdınız!”

….. tüm öğrenciler çeşitli yorumlar yaptı ve gülüştüler

“Çok iyi.

Peki tüm bu sorunlar olurken bardağın ağırlığında bir değişme olur muydu?”

Diye sordu profesör.

‘Hayır‘…. Diye yanıtladı herkes

Peki o zaman kolun ağrımasına ve kas spazmına neden olan neydi?”

Öğrenciler bulmaca çözermişçesine düşünmeye başladılar.

“Acıdan ve ağrıdan kurtulmak için ne yapmam gerekir bu durumda?”diye tekrar profesör sorar

“Bardağı bırakın düşsün!” diye öğrencilerden biri yanıt verir

“Kesinlikle!”der profesör.

Hayatın problemleri de böyle birşeydir.

Onları kafanda birkaç dakika tutarsın... Bir sorun yokmuş gibi görünür.
Uzun bir süre düşünürsün... Başınız ağrımaya başlar

Daha uzun düşünürsün... Artık seni bitirmeye ve hiçbir şey yapamamana neden olur.
Hayatınızdaki mücadeleleri ve problemleri düşünmek önemlidir,
Fakat DAHA ÖNEMLİSİ onları her günün sonunda, uyumadan önce yere bırakmaktır (bardak gibi).

Bu şekilde strese girmez, ve her gün taze bir beyin ile uyanır ve her konuyla ve yolunuza çıkan her mücadele ile başa çıkabilecek güçte olursunuz!
Bu yüzden bugün ofisten ayrıldığınızda,
Sevdiklerinize şunu hatırlatın :

Bardağı yere bırakın bugün düşsün..

10 Ekim 2013 Perşembe

ELEŞTİRİ

Ne kadar çok kullandığımız bir şeydir bu ELEŞTİRİ!..

Doğal olarak iki tarafı vardır ELEŞTİRİnin: Eleştiren ve eleştirilen.

Ama çok daha önemli olduğunu düşündüğüm asıl konu: ELEŞTİRİnin -iki şekli- vardır .
Birincisi: Eleştirenin eleştirileni yaptıklarından dolayı eleştirmesidir...
İkincisi: Eleştirenin eleştirileni yapmadıklarından dolayı eleştirmesidir.

Birincisinde olay son derece nettir. Eleştiri kriterlerinin doğruluğu veya yanlışlığı tartışılabilir olmasına rağmen; Eleştiren eleştirileni, kendi kriterlerine uymayan eylemlerden ötürü yargılamaktadır.

Ya ikincisi?.. Burada durum çok daha vahimdir.
Eleştiren eleştirilen hakkında doğruluğu sınanmamış bir imaj sahibidir. Eleştiren açısından, eleştirilenin özü veya karakterinin ve/veya mevcut durumun hiç önemi yoktur. Kriter: yaratılmış imajdır. Eğer yaratılmış bir imaj söz konusu ise, tüm kriterleri beklentiler belirler. Ki beklentilerin kaynağı yaratılmış imaj olduğu için daha önce de dile getirdiğimiz gibi eleştirilenin özü, kişiliği, karakteri, arzuları vb. tamamen göz ardı edilerek sadece ve sadece eleştirenin beklentileriyle ne denli örtüştüğü sınanır.

Böylesi bir ikili ilişkide yaşanabilecek bir birliktelikten söz etmek yanlıştır. Yaşanabilecek olan şey ise ancak ve ancak... Eleştirenin; hem kendi bedeninde, hem de eleştirdiğinin bedeninde yaşama arzusudur.

Burada eleştirenin eleştirilmesi ise olanaksızdır. Eleştiren kendisine yöneltilen her türlü eleştiriyi önce eleştiriyi yönelten (yaratılmış imaja aykırı) açısından değerlendirerek reddeder. Değil mi ki eleştiri yaratılmış imaja aykırı biri tarafından yöneltilmiştir, doğruluğu tartışılmasına gerek bile olmaksızın reddedilmesi gereken bir eleştiridir.

Temel mekanizma ise yaratma yeteneğinin ideal dışında bir şey yaratamayacağı sanrısından gelir. Bir anlamda bu sanrı doğrudur aslında. Yaratılanın yaratana ait olması sebebiyle yaratılanla çelişmesi olası değildir ve yaratılan yaratan için idealdir. Ama yaratan tek değildir ki! Çok yaratan olunca çok da yaratılan olur ve sonuçta her yaratan için ideal yaratılanların bolluğunda yaşanan bir kaos doğar.

(Bu paragrafta kullanılan YARATANın Allah'la, YARATILANın ise insanla ilgisi yoktur. YARATAN insandır ve YARATILAN da beklentilere dayalı imajlar.)

31 Ağustos 2012 Cuma

deneme

Zamanın yaratılışından önce seçilmişlerden biriydi o. Her şeyin bilincindeydi.

Zaman var oldu sonra, mekanla birlikte. O merak etti mekanı ama bilmeyi terketmesi gerekiyordu mekana geçebilmesi için.

Ve göze aldı bu riski. Mekana geçti...

Aslında bildiği ama mekana geçtiği için hatırlayamadığı iki insandan bebek olarak yaşamaya başladı. Zamana bağımlıydı artık, ve zaman onu geliştiriyordu. Tüm bildiklerini, hatırlayamadığı için öğrenmesi gerekiyordu.

Bir varolma savaşının içine düşmüştü. Önceleri mekana bağlı yaşamsal kaygıları vardı, kendi gereksinimlerini karşılayabilir olana dek farkındalığı neredeyse hiç yoktu. Farkındalığın başlamasıyla birlikte varolma savaşımı şekil değiştirmiş ve kimlik, kişilik geliştirme aşamasına ulaşmıştı.

Çok zorlandı. Çok.

Hiç bir şey hayat verememekteydi. Ve bir an geldi hayatı aramaktan vaz geçmeyi tercih ederek var olanı şekillendirme çabasına girişti. Ki bu durum onu çok daha büyük bir açmaza soktu.

O iki insan istediği gibi değildiler. Özgür olmak isterken onların özgürlüklerini kısıtlamaya çalıştığının farkında değildi.

Garip bir şekilde nasıl bildiğini bilmediği bir içsel bilgi ona şunu fısıldıyordu: HAYAT ancak sevgiyle mümkün.

Ama sevgiyi bilmiyordu ki. Kimse ona sevgiyi öğretmemişti ve gördükleri de eksik geliyordu ona.

Sevgiye de olan inancını yitirince öfke kapladı içini ve başladı adaletsiz olarak nitelediği her şeye saldırmaya. Aslında kızgın olduğu kendisiydi. Becerememişlik duygusu, hiçlik duygusuydu onu yönlendiren ve bunlar da içinden çıkılamaz bir kaosa, bilinemezliğe sürüklüyordu onu.

Yine böyle bir başkaldırı ve saldırı anında alıştığı sert kale duvarlarından farklı yumuşak bir kayaya çattı.

İlginçti...

Vuruyordu ama kaya o denli yumuşaktı ki tüm darbeleri etkisiz kalıyordu. Merak etti önce, sonra öyle olmayı diledi, anlamaya çalıştı.

Ama olamıyordu, her şey çelişmeye başlamıştı. Olamıyordu yumuşamıyordu ama istiyordu.

Kurtuluşu, ölümden, sevgisizlikten kurtuluşu... hayata ulaşmanın yolunu o yumuşak kayada görüyordu. Oysa farkedemediği kendini sertleştirenin kendisinin olduğuydu. Kendisi adaleleri gibiydi. Çalıştıkça sertleşen ve büyüyen.

Oysa o kaya yumuşak ve küçüktü ve öyle olmak için daha fazla emek harcamaya başladı ki bu daha da sertleşmesine yol açacaktı.

Değiştirmeye çalışmadan önce anlaması gerekliydi. İlişkiler arasındaki bağları kavramaya ve bağlantılar kavranamadıkça ilişkilerin çözümlenemeyeceğini bilmeye ihtiyacı vardı.

Öğrenmeyi arzuladı ve yumuşak kayaya tabi olmayı seçti, oysa tabi olmak kendin olmamak demekti, bunu da öğrenecekti.

Seçimi değildi adaletsiz olan ve aslında adaletsizlik de yoktu. Adaletsizliği yaratan beklentileriydi ve beklentilerini besledikçe yalnızlığının ve köleliğinin daha da büyüyeceğini öğrenmeye ihtiyacı vardı.

Öğrendi bu iki şeyi; tabi olmaması gerektiğini ve beklenti yaratmamayı. Çok sancılı olmuştu öğrenmesi ama öğrendi.

Öğrendiği an dehşetle farketti ki eskisi kadar sert değildi. Yumuşama başlamıştı.

Bir körün gözlerinin açılarak ilk kez gördüğü ışıkla gözlerinin kamaşması, bir sağırın ilk duyduğu sesle beyninin uyuşması gibiydi ama sevinmişti.

Bu sevinç sahip olduklarıyla yapabileceklerini hayal etmesine sebep olmuştu ve bu hayaller yeni beklentiler doğuruyordu.

Bu aşamada eğer yeni beklentilerin yarattığı akıntıya kapılırsa dönüşü olmayan yola gireceğini farketmesi gerekiyordu ki bu konuda yumuşak kaya da yardımcı olamazdı artık ona.

İşte şimdi gerçekten tek başınaydı ve seçmek zorundaydı. Ya tek başınalığını kabul ederek bir olabilecekti tüm varolanla ya da yeni bir paradoksal sanrılar sistemi yaratarak kendini kandıracaktı yumuşadığı konusunda.